30 Ocak 2015 Cuma

7 BENİM ÜLKEM


Bir küçük aileyiz biz. 14-15 yaşlarında iki çocuğumuz var.
Ben ve eşim yüksek tahsilliyiz ve ikimiz de çalışıyoruz.

Evimizde zor günlerde bile mutluluk var hep. Güçlü bir dayanışma içindeyiz. Geleceğimizle ilgili kararları birlikte veririz . Çocuklarımız kendi kararlarını verirken özgürdürler. Onlara hiçbir zaman "Ders çalışın" demedik. Arkadaşlarını seçerlerken engel olmadık. Ne giyeceklerine ve hangi sosyal faaliyeti seçeceklerine karışmadık. Kendi prensiplerini kendileri geliştirdiler ve kendi üzerlerinde otokontrol kurdular. Biz böyle yaptık çünkü anne-babalarımız da bizi öyle yetiştirmişlerdi.


Okudukları devlet okulunda onlara düşünmeyi, sorgulamayı ve analiz ederek sonuca ulaşmayı öğretiyorlar. Ev ödevi diye bir şey hemen hemen hiç yok.  Eğer ödev varsa biliriz ki araştırmayı gerektiren bir şeydir. Mesela "Sosyal sorumluluk alacak olursanız hangi alanı seçerdiniz, niçin? " gibi.

 Okula giderken çanta taşımazlar. En fazla bir iki dosya vardır ellerinde.  Tüm araç gereçler kitaplar filan okulda durur. Kızım piyano eğitimi alıyor okulda, oğlum ise bateriyi tercih etti. Kızım izci, oğlum yüzücü.
 Temel eğitim verilen 8 yıllık ilköğretimden sonra, lise düzeyindeki okullarda branşlara ayrılırlar. Temel derslerin yanında branş dersleri alırlar ve mezun olduklarında ara eleman olarak iş hayatına atılabilirler. İsteyenler de lisans eğitimine devam eder.
 Üniversite giriş sınavları yalnızca öğrencinin seviyesini belirlemek için, başvurduğu fakülte tarafından yapılır. Yetersiz bulunanlar bir yıl hazırlık dersleri alır daha sonra branş derslerine geçerler.

Bizim ülkemizde gelir vergisi, gelir düzeyine göre belirlenir. Mesela  asgari ücret alanlar gelir vergisi vermez. ÖTV-KDV gibi vergiler lüks tüketim malları dışında hiçbir üründen alınmaz.

İşsizler devlet tarafından işe yerleştirilinceye kadar asgari yaşam standartlarına göre işsizlik maaşı alırlar.

Herkesin sağlık ve yaşam sigortası vardır. İşsizlerin bile. Hastaneler son derece modern ve tam teşekküllüdür. Ayakta ya da yatarak tedavilerde hastadan hiç para alınmaz. Randevu sistemi vardır, hiç kimse uzun süre sırada filan bekletilmez.  İlaçlar ücretsizdir.
 
Bizde anne ve babalar çocuklarının meslek seçimlerine karışmazlar. Yalnızca meslekler hakkında daha çok bilgi edinmelerini sağlarlar.

Askerlik zorunlu değil, gönüllüdür. 4 aylık ön eğitimden geçtikten sonra isteyen askerliği meslek olarak sürdürebilirler ve çok iyi ücretler alırlar.

Bizim ülkemizde davalar uzun sürmez. En karmaşık davalar bile 2 yılda tamamlanır ki bu davaların sayısı da çok azdır.

Boşanmak için başvuran eşler öncelikle psikolojik eğitim ve terapi görürler. Aralarındaki sorunların kişisel gelişim konusunda risk haline geldiği saptanırsa dava başlar ve araları 15-20 gün olan 3-4 celsede boşanma gerçekleşir.

Bizde sokak çocuğu diye bir şey yoktur. Bunu ilk kez sizden duyuyorum. Çocuklarımız ya devlet gözetiminde ev şeklinde yuvalarda, ya koruyucu ailelerin yanında ya da yatılı okullarda büyürler.  Onlara meslek edindirilir ve sonra devletin sorumluluğu biter.

Az da olsa kadına kaba kuvvet kullanan erkeklere rastlanır. Bu erkeklerden eşlerin şikayetçi olması gerekmez. Eğer herhangi birisi ihbar etmişse bu erkekler terapi merkezlerine alınır. İster hastane deyin ister tutukevi, terapi döneminde eşiyle görüştürülmezler. Tedavi tamamlandıktan sonra özgür olurlar ama suçun tekrarı halinde sınır dışı edilmeye varıncaya kadar ağır cezalar alırlar. Hele çocuklara  uygulanan kaba kuvvet hiç affedilmez.

Dernekler, sendikalar bizde de vardır. Kimisi yardımlaşma, kimisi dayanışma amaçlıdır. Mesela bazı dernekler yeni bir iş kurmak isteyenlere hem bilgi, hem sermaye desteği verir. Sendikalar mesleki dayanışmayı sağlar.

Biz ailecek tatillerimizi yabancı ülkeleri gezerek değerlendiririz.  Eğer yurt içinde tatil yapacak olursak çalıştığımız iş yerlerinin bize tanıdığı tatil seçeneklerinden küçük ücretler ödeyerek yararlanabiliriz.

Daha ne desem ne anlatsam bilmem ki. Her kentte, her köyde bir kültür merkezi vardır. Senfoni orkestralarının konserleri, bale gösterileri, tiyatro ve sinemalar her yerde vardır. Her alanda kurslar vardır . Dikiş- marangozluk- gazetecilik yani aklınıza ne geliyorsa.

Bizim meydanlarımızda hep ama hep toplantı ve gösteriler vardır. Herkes desteklediği görüş hakkında konuşur , bildiriler dağıtır, sokak konserleri verir. Kimse karışmaz ki onlara. Bu insanların en doğal hakkıdır.

Hemen her mahallede parklar vardır. Ve her kentin bir büyük koruluğu bulunur. Hepsi de çok bakımlıdır.

Yaşlılarımız genellikle rahatı tercih ediyor ve her türlü konfora sahip olan yaşlı evlerinde yaşıyorlar. Doktor ve hemşireleri, kapılarında ambulansları daima hazır. İster kendi yemeklerini kendileri yapıyor, ister yemek salonlarında arkadaşları ile hazır yemekler yiyorlar. Ülke içinde düzenlenen gezilere, sinema ve tiyatro gibi eğlencelere katılıyorlar. Ülkemizde herkes sigortalı olduğu için emeklilikten sonra bu hizmetler de emekli maaşlarının bir kısmı karşılığında veriliyor. Özel yaşlı evleri ise genellikle dernek ve vakıflara ait oluyor.


Başka soracak sorunuz varsa cevap veririm. Şimdilik aklıma gelenler bunlar.

Burası hangi ülke mi? Elbette Türkiye.

Ne yani, neden olmasın? İstiyorsanız yaparsınız. İstiyorsanız konuşmayın YAPIN.

27 Ocak 2015 Salı

24 KUTULARI KAPLADIM YİNE

Oh be..! Nihayet atölye odamda vakit geçiriyorum bir kaç gündür. Mutfak tezgahımda çöp kutusu yoktu. Her defasında dolap kapağını aç, kutuyu çek, çöpü at, kutuyu it, kapağı kapat... canıma yetmişti. Hiç mi marketlere gitmiyorum... Gidiyorum elbette ama içime sinen kutular hep gözüme pahalı geliyor, almaktan vazgeçiyordum.

Sonunda kendme kızıp soluğu atölyede aldım. Elime geçen ne varsa, (küçük konserve kutusu, büyük konserve kutusu, deterjan kutusu, süngerlik... ) boyamaya başladım. Hepsini de aynı peçete ile dekupajladım. Bu arada Keskin çöp kutusuna ahşaptan bir kapak kesti. Onu da beyaza boyayıverdim.

Oleeeyyy... Tezgahım pek bi değerlendi canım. Artık baktıkça keyiflenirim.






31 Aralık 2014 Çarşamba

14 BUZDOLABINDAKİ KÖTÜ KOKULAR NASIL GİDER

Söze "Allah kimseye bu iğrenç durumu yaşatmasın" diyerek başlayacağım.

Buzdolabım bozuldu. Gece sigorta atmış ve buzluktaki etler çözülüp akmış. Buzdolabını açtığım an ne ile karşılaştığımı varın siz düşünün.

O felaket koku günlerce gitmeyecek burnumdan. Temizledim temizlemesine ama buzdolabından gitmedi koku.

Oysa çok kolay bir yöntemi varmış. Buzdolabını çalıştırıp içine yanmamış mangal kömürü koymak yetiyormuş. Bildiğin mangal kömürünü, tabakların içinde, hem buzluğa hem dolabın rafina koydum. Buzdolabını çalıştırıp kapılarını kapadım. 2 saat sonra kokudan eser kalmamıştı.

21 Aralık 2014 Pazar

1 Yeni yılda habersiz de modasız da kalmayın!

Haberleri takip etmek için kullanılabilecek en iyi uygulama Hürriyet E-gazete olsa gerek. Hem basılı gazete okuma keyfini yaşarken, hem de güncel haberlere ulaşabilme imkanı sunuyor. Uygulamanın son güncellemeleri ile de; hava durumuna, burcuma, finans haberlerine ve sinema rehberine ulaşabiliyorum. Hürriyet E-Gazete'nin en güzel yanı da (sona sakladım) bir sonraki günün haberlerini 00:00'da alınıyor olması.

Şimdi de sizi Hürriyet E-gazete'nin yılbaşı paketi ile tanıştırmak istiyorum. Bu pakette Hürriyet E-Gazete'nin yanı sıra, Elle ve Atlas dergilerinin dijital kopyası var :)


Haberleri ve gündemi hem gazete okuma keyfini yaşayarak takip etmek isteyenler, hem de ben gazetemi okurken bir yandan da falıma da bakarım, filmlerden de haberim olur diyenler yılbaşı paketini kaçırmasın derim! Hem de kısa bir süre için sunulan bu paketi alıp, gazete keyfini sürerken modayı Elle ile takip de edebilir, Atlas okuyarak da farklı keşifler yaşayabilirsiniz.

Yeni yılda sevdiklerine sevdiğin şeyleri hediye etmek de adettendir. Siz de arkadaşlarınıza ve gazetesiz olmaz diyen aile üyelerinize 6 aylık veya 1 yıllık versiyonları olan Hürriyet E-Gazete paketlerinden birini hediye edebilirsiniz. Her gün kullandıkça sizi hatırlasınlar

Daha ayrıntılı bilgi almak için sitelerini ziyaret edebilirsiniz.
Bir boomads advertorial içeriğidir.

12 Aralık 2014 Cuma

2 DEMOKRASİ VE CIVA





Durmadan konuşuyorum kendimle. Bir türlü susturamıyorum iç sesimi. Her günün ve gecenin farklı melodisi vardır benim için. Kimi günler tıpkı Anadolu Ateşindeki gibi davulların ritminde horon teper. Kimi günler içli içli ağlar. Kimi günler çok romantiktir. Tangolar valsler çalar. Kimi zaman da Vivaldi eşlik eder güne.





Son zamanlarda ne yazık ki eline ilk kez keman almış gibi tırmalayıcı sesler çıkarıyor hem geceler hem gündüzler. Yoruluyorum. Hiç televizyon açmasam, hiç gazete okumasam bile bilgisayarda "pat diye karşıma çıkıyor akortsuz gürültüler. 


Yeni Türkiye, İleri demokrasi..
Sahi nedir bu demokrasi. Hep duyarız da hiç tanımını yapmayız. Bilmeyiz yasama, yürütme, yargı ne demek?

Basit aslında.  Halkın seçtiği hükümet ve muhalefet partilerinden oluşan meclisin, devletin işleyişi ile ilgili kararlar alma gücüne Yasama erki diyoruz .

Cumhurbaşkanı, Başbakan ve bakanların devleri yönetme gücüne Yürütme erki diyoruz.

Alınan kararların ve uygulamaların yasalara uygun olup olmadığına karar veren güce yani Anayasa Mahkemesinin gücüne de Yargı erki diyoruz.

Demokrasilerde halk söz sahibidir. Milletvekilleri mecliste halkın taleplerini dile getirir. Önergeler sunar, tartışır, oylar ve anayasaya bağlı kalarak yeni yasa ve yönetmelikler oluşturur. Hükümet bağımsız değildir. Tek başına kararlar alamaz. Halkın sesi olan muhalefeti yok sayamaz.

12 yıl öncesine kadar demokrasi ile yönetiliyorduk.  Kısacası zaman zaman bozuk sesler çıksa da meclisin bir melodisi vardı. Maestrosu ve orkestrasıyla her şeye rağmen akortlu sesler yükselirdi. Şimdi ise bütün orkestra akordu bozuk kemanlardan ibaret. Sanırım bu yüzden günlerim bozuk sesler çıkarıyor. 


Bir belediye işçisi durup dururken, eşime "Sen namaz kılıyor musun?" diye soruyor mesela. Bir başka gün, bir başka insan küfür eder gibi "Bırak ya, o "x" kişilerden diyor. Soğuk bir havada buz gibi sular boşalıyor başımdan aşağıya ve kan ter içinde kalıyorum. İnsanca sıfatların yerini zalimce kelimeler aldı. Değiştik.

İyi ki Sayıştay var, iyi ki Danıştay, iyi ki Yargıtay var demeye kalmadı.  Bir de baktım ki onlarında erkleri elinden alınmış. Oysa demokrasinin olmazsa olmazları onlar.

Hükümetlerin harcamalarını denetler Sayıştay. Hükümet kalkınma planları yapar. Gelirleri giderleri düzenli tutmak zorundadır. Sonra bu hesapları raporlar halinde Sayıştaya sunar. Sayıştay da millete ait olan hazinenin kanun ve kurallara uygun olarak kullanılıp kullanılmadığını denetler.  Şimdiki hükümet bu raporları Sayıştaya vermiyor ve bu yüzden de harcamalar denetlenemiyor.

Danıştay var bir de. İdari uyuşmazlıklarda başvurulan mahkemelerdir..  Hükümet bir yanlış yapmakta ısrar ederse muhalefet Danıştaya başvurur. Danıştay kararını verir. Bu hükümet danıştayın verdiği kararları da dinlemiyor.

Gürültüler artıyor. İç sesimi bastıracak kadar artıyor. Değiştik hepimiz. Her başı kapalı insanı namaz kılıyor sanıyoruz. Her namaz kılanı namuslu, her başı açığı da imansız diye algılıyoruz. Sorgulama şeklimiz de değişti. İnsana insan diye bakmıyoruz artık. Hangi dinden, hangi ırktan, hangi partiden diye sorguluyoruz. Kendiliğinden örgütleniyor insanımız. Herkes kendi haklarını savunmanın peşine düşüp ayrışıyor.

Cıva taneleri gibiyiz aslında. Hiç gördünüz mü bilmem. Bilye gibidir, ya da gümüş renkli su damlası gibi. İri bir cıva bilyesinin üzerine bir kalemle vurursanız sayısız küçük bilyelere dönüşür.  Sonra küçük bilyeleri bir araya toplayın. Yine birleşip ilk büyük bilye yeniden oluşur.  Bu hükümet bizi tıpkı cıva bilyeleri gibi dağıttı. Bize bir melodi gerekiyor şimdi. Anadolu Ateşi gibi davullardan oluşan çok yüksek sesli ritimler gerekiyor. Tüm Türkiye elele tutuşup halay çekmeli, horon tepmeliyiz. Bir yüksek ses… Bir güçlü ritim. Başaracağız.

Demokrasi kuralları belli bir yazılı metin. Şimdiye kadar idare şeklimiz buydu.  Artık demokrasi yok. Yok da yerinde ne var? Tuhaf ama hiçbir şey yok. Otokrasi..? Monarşi…? Diktatörlük..? Krallık…? Hiç biri yok. Erdoğanokrasi var. Sadece onun istedikleri var. Desem ki Şeriat Kanunları uygulanıyor. Yapılanlar şeriata yani Allah'ın kanunlarına teğet bile geçmiyor. 

Yazdıkça içime serin sular serpiliyor. Evet başaracağız. Yeniden elele tutuşacağız.
Cıva taneleri gibi yeniden birleşip büyüyeceğiz.  Artık gürültülerin yerini melodiler almaya başladı. Gece, marşlar eşliğinde uygun adım yürüyor şimdi.

Dağ başını duman almış
Gümüş dere durmaz akar
Güneş ufuktan şimdi doğar
YÜRÜYELİM ARKADAŞLAR.

8 Aralık 2014 Pazartesi

19 OSMANLICA



Bugün Osmanlıca eğitim hakkında laga luga yapacağım biraz.

Liselerde Osmanlıca okutulsun dendi ya hani. Hatta seçmeli ders olsun ya da mecburi olsun tartışması oldu ama henüz bu kesinleşmedi ya. İşte bu hafta o yüzden ortalık ayağa kalktı. 

Cumhurbaşkanı " İsteseler de istemeseler de Osmanlıca öğrenilecek, öğretilecek" dedi.
Başbakan "Anlamıyorum, nedir bu Osmanlıca alerjisi" dedi.

Herkes Türkçe konuşurken bile kimse kimseyi anlamıyor. Bu yüzden ben bir kere daha anlatmaya çalışayım istedim.

Osmanlıca yazıda Arapça sessiz harfler kullanılır. Ancak Arapçadaki gibi sesli harf yerine geçebilecek işaretler yoktur. Mesela "hala" ve "hile"  kelimeleri aynı şekilde yazılır yani sadece H ve L harfleri kullanılır. Bu bir.


Osmanlıcanın temelinde Türkçeden daha çok Arapça ve Farsça kelimeler vardır. Yani eğer Osmanlıca bir metni çağrışım yoluyla çözmek isteyecek olsak bile Türkçe olmayan sözcükleri bilmediğimiz için bulmacayı çözemeyiz. Bu demektir ki Osmanlıcada kullanılan tüm kelimeleri ve anlamlarını da bilmek zorundayız. Bu iki.

Bir küçük örnek ile da iyi anlayabiliriz. Aşağıda ki şiiri sessiz harfler olmadan okumaya çalışın yeter. 



Osmanlıca, hanedanın ve ulemanın kullandığı bir dildi. Halk Osmanlıca konuşmazdı. Okuma yazmayı zaten bilen yoktu. Erkeklerin %7 si, kadınların da %0.4ü okuma biliyordu. Geri kalanlar tümüyle cahil idiler.Bu üç…

Gelelim latin alfabesi ile okuyup yazdığımız, konuşma dilimiz olan Türkçeye. Ne yazık ki şimdiki Türkçe kelime sayısı bizim duygu ve düşüncelerimizi aynı sözcükleri tekrarlamadan anlatma esnekliği vermiyor bize. Bir çok sözcüğün anlamı duygular karşısında yüzeysel kalıyor. Bana kısırlaştırılmış bir dil gibi geliyor. En basit örmeği "dil" sözcüğü. Dil: ağız içindeki organdır. Onu "lisan" sözcüğü yerine kullandığımızda yetersiz kaldığını kabul etmeliyiz. Her neyse, tartışmamız bu değil zaten.

Ben Osmanlıcayı öğrenmek isterdim gerçekten. Elime geçen Osmanlıca kitaplarda ne yazdığını merak etmek yerine  okuyabilmek çok daha gurur verici olurdu. Ancak bu bir hobi niteliğinde kalırdı. Çünkü Osmanlıcayı tümüyle öğrenmek ve arşivleri anlamak için bir ömür harcamam gerekirdi.


Son olarak Cumhurbaşkanına ve Başbakana şunu sormak isterim.

Üstünkörü öğretilecek olan bir Osmanlıca gençlerin ne işine yarayacak. Zaman harcayacaklar. Emek verecekler. Ders geçmek için stresler yaşayacaklar. Peki bunun sonucunda elde edecekleri kazanç ne olacak? Üstelik dünya üzerinde Osmanlı hanedanı dışında hiçbir yerde konuşulmayan bir lisana bu tutku nedir?

Mezar taşlarını okuyabilsinler diye mi? Elbette değil.Lise yıllarında haftada birkaç saatten 3 yılda öğrenilmesi mümkün olmayan bir dilde yazılmış Osmanlı arşivini okuyabilsinler diye mi? Bu imkansız.

Bana göre; hükümetin, bugüne kadar Türkiye Cumhuriyeti hakkındaki söylemleri ve icraatlarına bakarak şunu söyleyebilirim. Bu, tarihe bağlılık, dindarlık filan değil, bir kin ve intikam tavrıdır.

20 Kasım 2014 Perşembe

14 KİBRİT



Tüm resimleri Pinterestten aldım. 

Başlığı yazarken aklıma hiç bir şey gelmedi. KİBRİT dedim bıraktım. Kibrit işte. Başka ne yazabilirim ki.  KİBRİT. Çoktandır kullanmadığım, çakmadığım, düşünürken, çaktığımda çıkan sesi ve kokuyu duyduğum, çocukluğumun yasağı, en sevdiğim alev ve en çok ağladığım öykü. Kibritçi Kız.  İyi de neden kibritim yok benim? Derhal almalıyım.

Babaannem bir kez kullandığı kibrit çöpünü atmaz, ters çevirip kutuya tekrar koyardı. Sonra eğer ocak yanıyorsa kullanılmış kibrit çöpünü yanan alevde tutuşturup diğer ocağı yakardı.

Anlamazdım. Paket paket kibrit varken neden kibrit çöplerini atmıyordu? Sormak aklıma gelmemişti hiç. Bir gün, babaannemle son görüşmelerimizden birinde, bana  ağa kızı olmanın acı taraflarını anlatırken, tesadüfen öğrendim.

Onu daha 16 yaşındayken köyün "ileri gelmeyen" bir ailesine gelin vermişler. Ağa kızı ya. Çok kıskanılıyormuş. Görümceleri ağaya olan bütün hırslarını babaannemden çıkarmışlar. O zamanlar yani 1930 lu yıllarda bir çok şey gibi kibrit de altın değerinde bir şeymiş. Kolay kolay bulunmazmış. Kalabalık ailelerde kibritin sorumluluğu bir kişiye verilir ve ondan habersiz kibrit kullanılamazmış.
Sabahları tandırı yakma işi ise babaanneme verilmiş. İşte hassas nokta da bu. Kibrit kıskanç görümcede ama ateş yakma işi gelinde. Vermezmiş kibriti görümce. Babaannem de çareyi yanık kibrit çöplerini saklamakta bulmuş. Babaannemin anlattığına göre o zamanlar kibritler büyük büyükmüş. Sakladığı bu kibrit çöplerini mangalda kalan köz ile tutuştururmuş. Sonra tandırın odunlarını yakarmış. Başka hiç bir materyal kibrit çöpü kadar kolay yanmazmış çünkü. "Kağıt da kibrit çöpünün görevini görür" dediğimde gülmüştü babaannem. "Yakılabilecek kağıt da yoktu ki" demişti.  (Bu arada kıskanç olan görümce miydi, elti mi onu tam bilemiyorum. Elti de olabilir. Çünkü babaannem arapça anlattı. Bense hiç konuşamadığım arapçayı anca bu kadar anlayabiliyorum işte)

Ufff.. Nerelere gittim. Oysa sizinle cicili bicili kibrit kutularını paylaşmaktı niyetim.Bakın bi.. Ay ne şirin ya bunlar. Piyasada mangallar için hazırlanmış büyük boy kibritlerle çok daha işlevsel şeyler yapılabilir. İşte size örnekler. Gerisi sizin yaratıcılığınıza kalmış :)








































15 Kasım 2014 Cumartesi

9 HAYAL KURMADAN OLMAZ


Ben bunu çok sevdim. Bir çoğumuzun banyosu küçücüktür. Bu dolap banyo kapısına bile uygulanabilir. Hatta yatak odasına böyle bir dolap yapıp bütün aksesuarları dolaba yerleştirebiliriz.

Hayal kurmak güzel bir şey. 30 lu yaşlarımda "60 yaşıma kadar yaşayacak olsam" deyip uzun vadeli hayaller kurabilirdim. Eeee.. 60 oldum. Şimdi ne olacak? Kolayı var. Kısa vadeli hayaller kuracağım.

Mesela pencereme yeni perdeler dikebilirim. İşte bir kaç kolay örnek. 

Salon için düşünülebilir.
Yatak odası ya da oturma odası için rengarenk kumaşlarla yapılabilir. Ama güneşlik şart.

Mutfak için harika. Kumaşları zigzag makasıyla kes. Düğümle. Bitsin. :) 


Yine mutfak için düşünülebilir.

Kolay ve çok zarif

Balkon kapılarıına çuval kumaşından ya da iri dokumalı keten kumaştan kendi saçaklarını oluşturarak  kolayca yapılabilir.

27 Ekim 2014 Pazartesi

5 GRİPİ SEVERİM DEMİŞ MİYDİM BEN? HIH HALTETMİŞİM.

17 Ekim günü keyfim epeyce yerindeymiş belli ki. Aradan 10 gün geçmiş. İtiraf edeyim ki, 10 gün değil 10 aydır bu haldeymişim gibi geliyor bana. 18 Ekim günü bedenimi haşat eden şeyin bir virus olmadığını düşünmeye başladım ve soluğu sağlık ocağında aldım. Aile doktorumu severim ben. Genç, espritüel, hakkını aramasını bilen doktorum iyi bir pratisyen hekimdir. Gelgelelim, eğer bir doktorsanız, (uzman ya da pratisyen farketmez) hastanıza uyguladığınız tedavi yöntemlerini önce kendinizde denemelisiniz bence.
Mesela eşek boğan türden, nah başparmağım kadar antibiyotik tableti, doktor en azından bir kere yutmalı ki, hastanın, hele de midesi bulanıyorsa o tableti yutarken neler çektiğini anlayabilsin. Yani, eğer doktorun hastasına garezi varsa o başka tabii. Bu tabletler birer intikam aleti gibiler çünkü. :)
Ay aman.. Ne çok uzattım tablet meselesini di mi?  Bir de eczacı olacağım. İlaç düşmanı bir eczacı olarak zaten daha baştan kaybetmiş durumdayım ya neyse..

Anlayacağınız dostlar, bedenimi paramparça eden şey bir grip virüsü değil, bir bakteri kolonisiymiş. Saldırı çok güçlü doğrusu. Henüz hiç bir şey normale dönmedi.Gece boyunca en az 2 kez kıyafet değiştiriyorum. Gün boyu buğulu bir dünyada sürünerek dolaşıyorum. Hiç bir şeyin, buna su da dahil, tadı yok. Evin içi ve dışı farketmiyor, heryer, herşey çok ama çok kötü kokuyor. Üstelik inanılmaz agresif bir kadın oldum.Menapoz haltetmiş. Ah kıyamam Keskin'e. Öyle de sabırlı ki.
"Keskin, beni anneme götüüürr. Ben annemi istiyoomm..." niyazlarımla burun buruna. Yemek yapamıyom tamam da Keskin yapınca da mızmızlanmaktan geri durmuyorum mesela.

-Sen de nasıl bir mide var... Sabahın köründe soğan mı kavrulur? Herkes gibi peynir reçel yesene.

Sabah saat 09.00da menemen yapıyormuş kendine. Uykumdan o berbat koku uyandırdı beni. Ya zaten herşey kötü kokuyor... İmdaaattttt....

Ay bi de sesler... Tar tar tar tar rölantiye alınmış kamyon motoru. Da-di da-di ambulans. Hor hor hor hor helikopter... PAT. bir daha PAT.. bir daha PAT PAT GÜM.. Havai fişek . Hav, havhav, hevhevhev,hav hev,.. Bizde 20 mahallede başıboş 100, toplamda 120 köpek sesi. Programlar arasında reklamla patlayan TV sesi. (Eğer bu dönemde TV elimde kırılmazsa bir daha hiç kırılmaz)

Ya, işte böyle. "Gülsüm neden yazmıyor? Niye yeni bişiler yapmıyor?"diye soranlara son 10 günlük hikayemi yazdım.

Bu arada oldukça ilginç bir şey yaşadım. Bayramdan önce Gülbilge için elbise biçtiğim gün yeğenim eşiyle birlikte geldi. Kısa süre ama çok bol muhabbet günler geçti. Derken bayram geldi. Önce küçük kızım, sonra büyük kızım, damadım, küçük damadım geldi. Atölye odamı çift kişilik sevmli bir misafir odasına dönüştürürken dikiş makinamın yeri de kısa süreliğine değişti. Sonra herkes gitti. Ben hasta oldum. Bu arada Gülbilge'nin sadece 'bebe yakası' dikilmiş olan kıyafeti kayıp oldu. Bildiğiniz KAYIP. İki gündür onu arıyorum. :( 
Eminim. Biçtim. Fotoğraflarını çekmesem "Ben mi yanılıyorum, hiç mi biçmedim yoksa?" diye kendimden kuşku duyabilirdim.



AAa.. o kadar da dil ya. Hasta olsam da illa ki bişi yapmışım işte. Benim Tel kılıfı simmmsiyah. İnadına da siyah mobilyanın üzerine koymaz mıyım? Ara ki bulasın. Zeynep çok cici bir kap getirdi. Cuk diye de uydu telefonuma. Ancak şarj için kabı çıkarmak zorunda kalıyordum. Çünkü USB kablo girişi çok dardı. Sonunda bakın ne yaptım. :)


Hah haa... Artık siyahın üzerinde görünmeme gibi bir şansı yok. Kendisi, o şaşı bakışlarla beni göremese bile ben onu mutlaka görürürüm.