21 Temmuz 2014 Pazartesi

2 2014-07-21 GÜNDEM FİLİSTİN



Bizim gelenekçi dünyamızda 'kabadayı' yiğit anlamında kullanılır.  Kabadayı sözünün eridir, yalan söylemez. Kabadayı mazlumun yanındadır. Kabadayı mahallelinin namusunu koruyan demektir. Mahallede yaşayanların kimliğini, ırkını dinini sorgulamadan savunur onları. Cahildir belki ama yüreklidir. Adildir. 


Biz, İstanbul'un Kasımpaşa'sında yetişen Rize'li bir yiğit tarafından yönetiliyoruz. Yakışıklı, sözünü esirgemeyen, vurdu mu oturtan bir yiğit.
 Öyle mi hakikaten? Göründüğü gibi mi? Sözünün eri mi?  

Hadi gelin bir bakalım. Ne söylemiş, ne yapmış?
 Bence bugünden geriye doğru gidelim. Yani henüz hafızalarımızdan silinmeyen sözleri tekrarlayalım. Sonra geçmişi hatırlayalım hep birlikte.
 BAŞBAKAN DİYOR Kİ;
Tarih: 19 Temmuz 2014
Yer: Ordu

Başbakan Ordu miting konuşmasında İsrail için şunları söyledi.

-Bu adiliktir. Bu alçaklıktır. Bu namussuzluktur. İnsanlık adına nefret ediyorum. Lanet ediyorum. Bunlarda vizdan yok, şeref, izzet,haysiyet yok. Sabah akşam Hitlere söverler ama şimdi yaptıklarının Hitlerden farkı yok.
 -Bu vahşet bu barbarlık karşısında batı susuyor. Amerika susuyor. Medeni olduğunu söyleyen dünya susuyor. Özellikle de içim kan ağlayarak söylüyorum, İslam ülkelerinin çoğu susuyor.

O bunları söylerken, benim içime sular serpiliyordu. Tıpkı benim gibi konuşuyordu çünkü. Herkes sırtını Filistin'e dönmüşken, benim başbakanım İsrail'e veryansın ediyordu.

Amaaaa… Aması var… Çok üzgünüm, söylemek, yazmak zorundayım. Çünkü gerçekler göründüğü gibi değil.

 KÜRT PETROLÜ NEREYE GİDİYOR?
18 Temmuz 2014 günü yayınlanan bir habere bakalım şimdi.

Halkbank’ın internet sitesi Kürt petrolünü Türkiye üzerinden İsrail’e taşıma işini 20 Haziran’da kendi sitesinden duyurmuştu. Halkbank’ın sitesinde yer alan haberde şu ifadeler kullanılmıştı:

“Foreks'in gemi izleme kayıtlarından aldığı bilgiye göre, Irak Bölgesel Kürt Yönetimi tarafından Türkiye'nin Ceyhan limanına pompalanan petrolü taşıyan tankerlerden Liberya bandıralı SCF Altai, İsrail'in Ashkelon limanına yanaştı. SCF Altai 81 bin ton petrol taşıma kapasitesine sahip.”


Buradan anlıyoruz ki, Barzani'den Ceyhan'a getirilen Petrol, Türkiye'den İsrail'e gidiyor. Ve İsrail Filistin'e yaptığı hava ve deniz saldırılarında gei ve uçaklarda bu yakıtı kullanıyor.

İlginç olan şey şu ki, yakıt 20 Haziranda İsraile ulaştıktan sadece 14 gün sonra  4 Temmuz 2014 günü Filistin'li çocukları öldürmeye başladı.  Kısacası bu alışveriş doğrudan doğruya Filistin'e saldırı hazırlığının bir parçasıydı.

FÜZE KALKANI
Şimdi de geçmişe gidip başka bir habere bakalım.

Tarih: 28.12.2011

Malatya Kürecikte kurulacak olan Füze Kalkanının, menzili 3 bin kilometreye kadar olan orta ve uzun menzilli füzelere karşı bir savunma sistemi olacağı biliniyor. Türkiye’nin doğusunda yer alan bir ülkeden, Avrupa’yı hedef alan bir füze ateşlenmesi durumunda bu sensörler devreye girecek.  Sensörlerin füzeyi havadayken tespit etmesiyle birlikte kalkan devreye sokulacak ve Doğu Avrupa’daki çeşitli noktalarla Akdeniz’e yerleştirilen durdurucular harekete geçecek.

Dikkat ediniz; Bu kalkan Türkiye'yi ya da Ortadoğu'yu değil, Avrupa'yı ve İsrail'i koruma amaçlıdır.

Füzeye Karşı Taş (Acaba Türkiye'ye taş kalkanı da kurarlar mı?)
12 Şubat 2012
ABD Avrupa Ordusu ve Yedinci Ordu Komutanı Korgeneral Mark Hertling, Türkiye’de bulunan radar savunma üssüne asker yerleştirmeye başladıklarını açıkladı. Böylece ilk kez resmi bir ağız kalkanın faaliyete geçtiğini de teyit etmiş oldu.

Füze Kalkanı
Not: Füze Kalkanı'nın bölgesine hiç bir Türk giremiyor. Tıpkı İncirlik gibi. O halde Amerika'ya neden kafa tutuyor başbakan. Onu ABD kale alır mı sanıyorsunuz? Başbakan sadece sizin gözünüzü boyamak için yapıyor bunları.
 
 Sözün özü: Filistini vuran zalimlere yakıtı biz ulaştırıyor ve aynı zamanda İsrail'e gönderilecek olan füzelere de biz kalkan oluyoruz.

Gerçekler bunlar işte.  Biz Türk milleti olarak sokaklara çıkıp bağırabiliriz. Buna hakkımız var çünkü başka ülkelere karşı yaptırımcı gücümüz yoktur bizim.

Oysa Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın Türkiye'yi İsrail için hazırladıktan sonra eline mikrofon alıp bağırma hakkı yoktur.  Onun bağırmasının hiç birimize yararı olmadığı gibi bilhassa dış ülkeler karşısında küçük düşmemize neden olmaktadır çünkü ABD ve Ortadoğu ülkeleri de dahil tüm dünya Başbakanın bilerek ya da bilmeden İsrail'in elini güçlendiren tavır aldığını biliyor.

Asıl acı olan şey şu ki; bu gerçeği sadece AKP seçmeni bilmiyor ya da gözleri o kadar kör edilmiş ki duysa da görmüyor. 


17 Temmuz 2014 Perşembe

14 DÖRDÜNCÜ FASIL ( PARALEL MESELESİ)



Başbakan Erdoğan'ın ağzından ilk kez "Paralel" sözünü duyduğumuzdan bu yana 2,5 yıl geçti.  O günden bu güne Başbakan ne zaman bir konuşma yapacak olsa (ki hemen her gün mutlaka bir konuşma yapıyor) illa ki paralel yapıdan bıkmadan usanmadan söz ediyor.  Bu ne demektir biliyor musunuz? Başbakanı izleyen 76 milyon, Şubat 2012 den bu yana en az 1000 kez aynı sözü duydu demek. Yıldırtasıya, çıldırtasıya, öldüresiye aynı kelimeleri tekrarladı durdu. Başbakan "Bunlarrrrrrr…. " diye başlayıp başı secdeye gelen binlerce cemaat üyesine olmadık hakaretleri yağdırdı. Çünkü konuşurken bir bütün toplumu hedefliyor, isim söylemiyordu. Doğal olarak suçlu suçsuz herkes bu acı sözlerden nasibini alıyordu.
Öfkenin tezahürü

Başbakan öyle bir şey söylemişti ki, bu sözü onu dikkatle dinleyenlerde şok etkisi yaratmıştı.  "Cemaat bizden ne istedi de vermedik." (Bu sözü yazıp google da aratırsanız haber kaynaklarına ulaşırsınız.)

Nasıl yani? Cemaat bir dolu şey istedi ve siz onların isteklerini yerine mi getirdiniz? Güzel de, neyi, ne karşılığında verdiniz? Neydi devletin cemaat ile ilişkisi?

Bu ilişkiye iyi niyetle yaklaştığım zaman şöyle düşünüyorum. Müslüman insanlar birbirlerini desteklemeliler.  Mesela işsiz Müslümanlara öncelik tanınmalı. Girişimci Müslümanlara düşük faizli kredi imkânları tanınmalı hatta vergi alınmamalı. Sınavlarda torpil geçilmeli. Hatta üniversite sınavlarında, KPSS'de sorular sızdırılmalı. Böylece hem devlet kadroları, ve üniversiteler dindar insanları barındırır, hem işadamları zenginleşir. Dini eğitim almış, dürüst, namuslu, haram yemeyen, rüşvet almayan insanlarla çalışmak elbette daha güvenli olur.  

Birinci soru şu;
Bu ülkede Müslüman olmayan kaç kişi var ki, neden ille de Fethullah Gülen'i kendine mihmandar seçti. Mesele Müslüman kardeşliği miydi sadece?     

Gelgelelim bazı şeyler Başbakanın istediği gibi gelişmedi ki, birdenbire Türkiye'nin zirvesinde kıyametler koptu. "Neydi mesele? Olay nereden patlak vermişti? Hakan Fidan neden ifade vermesi için savcılığa çağırılmıştı? " şeklindeki birçok soru yanıtsız kaldı bugüne kadar. Kamuoyu Başbakanın dizginlenemeyen öfkesi ile tanıştı ama gerçek nedenini asla bilemedi.

Sonra ne oldu? Tapeler döküldü ortalığa. Çok can sıkıcı, utanç verici, yüz kızartıcı tapeler. Yok yok, hiç biri seks kaseti filan değildi. Bana sorarsanız cinsel hatalar, hainlikten, yolsuzluk, rüşvet, kara para, yalan, iftira gibi ahlaksızlıklardan çok daha masumcadır.

Başbakan, "montaj" dedi "Dublaj" dedi. "Beni hedef aldılar"  dedi. Kimimiz kayıtsız şartsız inandık ona. Kimimiz kuşku duyduk ama üstüne düşmedik. Kimimiz hiç inanmadık. Bazılarımız, dikkatle takip etti olayları.

İkinci Soru;
Tapeler gerçek dışı mıydı?

*Mesela;  Başbakan Fas'tan Fatih Saraç'ı arıyor. "Devlet Bahçeli'nin söylediklerini alt yazı ile geçiyorsunuz, kaldırın onu" diyor.
Birkaç gün sonra Habertürk genel yayın yönetmeni Fatih Altaylı CNN de 5N1K da bu tapenin gerçek olduğuna dair kesin ipuçları veriyor. Bir süre sonra da görevinden istifa ediyor.  

*Mesela; Egemen Bağış ile konuşma tapesi yayınlanan Metehan Demir, kendini savunurken, bu konuşmayı yaptıklarını kamuoyuna açıklıyor.

*Başbakan, "Düşünün kriptolu telefonlarımı bile dinlemişler" diyor. 

Yani; Başbakanın dinlendiği doğru... Bu tapelerin bazıları doğru ama Erdoğan'ın tapeleri montaj ve dublaj.  Sümeyye Hanımın Mustafa Ağabeyine telefonda havuzunu tarif ettiği villa doğru ama evden alelacele çıkarılan taşıması çok zor olan paralar montaj ve dublaj.  Oldu mu ya şimdi.

Yeri gelmişken söyleyeyim. Tapelerin tamamı doğru. Sn Başbakan bu tapelerin gerçek olmadığı iddiasını kanıtlamak zorunda. Bu güne kadar kanıtlamadığı gibi, örtbas ettiğini de tüm Türkiye biliyor. Başımızı kuma gömmek gerçeği değiştirmiyor.

Üçüncü Soru
Bu dinlemeleri kim yaptı ve bu tapeler kimler tarafından kamuoyuna servis edildi?

Daha bugün, Adalet Bakanlığı Müsteşarı Kenan İpek, "2010 ile 2014 yılları arasında, 297 bin adli dinleme, 569 bin önleme dinlemesi olmak üzere toplam 866 bin dinleme yapılmış olduğunu tespit ettik." dedi.

Bugün, bu kadar büyük boyutlu bir dinleme merkezini kim hangi bütçe ile ve  tüm ilgililerden saklayarak yapabilir. Kimse kusura bakmasın ama Cemaat'in gücü buna yetmez. O halde başka bir güç var bu işin içinde. Ha.. Sosyal medyaya servis eden kişiler cemaatten olabilir ama oyunu kurgulayanlar, organize edenler başkaları olmalı.

Kısaca, Başbakan bugün "Paralel Devlet"  diye adlandırdığı kişileri devletin en kilit noktalarına yerleştirdi. "TSK sizindir" dedi. Onlar için 'Özel Mahkemeler' kurdu. Amaçladığı en önemli tasfiyenin onlar tarafından gerçekleştirilmesini sağladı. Sonra, ne olduysa oldu, araları bozuldu. Belki de asıl suçlu başbakandı. Olamaz mı?

Şimdi dördüncü ve son soru.
Bize ne cemaatten? 
Başbakan başlattı. Başbakan sonsuz yetki verdi. Başbakan aldatıldığını iddia etti. Biz her haberde, gözlerinden fışkıran ateşi görüp, bağıran sesini dinliyoruz.  Barut fıçısına döndük. İyi de, bize ne cemaatten? Bu tamamen Başbakanın sorunu… Tıpkı bir ülkenin başbakanı gibi suçlu iseler tespit ettirirsin. Verirsin mahkemeye, suçlular hak ettiklerini bulur.

Düşünmek, sormak, araştırmak ve sorgulamak gerek.  Öyle "O söylediyse doğrudur " deyip yalanı gerçekmiş gibi kabul etmek akıllılık değildir. Öyle değil mi?

16 Temmuz 2014 Çarşamba

0 ÜÇÜNCÜ FASIL ( GİZLİ MUTABAKAT)




Sizlere bu yazıyı mutlaka okumanızı, üşenseniz bile en azından maddeleri okumanızı şiddetle öneriyorum. Okumalı ve bir daha bir daha düşünmelisiniz.

* * * * *

“Uzun süredir Türkiye’ye dayatılan mutabakat, ABD Dışişleri Bakanı Powell ile Abdullah Gül arasındaki görüşmelerde iki sayfalık ve dokuz maddelik bir metin halinde kabul edilmiştir.

Abdullah Gül, bu gizli anlaşmayı Sedat Sertoğlu’na itiraf etmiştir (Bkz. Vatan, 24 Mayıs 2003).

BENİM NOTUM: Vatan gazetesi, arşivini internetten kaldırdı. Bu yüzden haberi aktaramıyorum ama o günkü gazete kupürünü internette bulabildim. Yarım da olsa işimize yarar. 


Dışişleri Bakanı Müsteşarı Uğur Ziyal’ın 15-19 Haziran 2003 tarihleri arasında Washington temasları ‘Gizli Mutabakat’zemininde yürütülmüştür.

Ziyal’ın temaslarından sonra Dışişleri Bakanlığı’nda yapılan özel toplantıda verdiği bilgiler de ‘Gizli Mutabakat’ile aynı yöndedir. ‘Gizli Mutabakat’, en son 2003 Haziran ayı sonunda AKP Hükümeti ile ABD üst düzey yetkilileri arasında yapılan gizli görüşmelerde sonuca bağlanmıştır.”

Açıklanan bu 14 maddelik “Gizli Mutabakat” özetle şöyledir:

1. Irak’ın kuzeyinde bulunan bütün Türk birlikleri ve Türk ordusuna bağlı özel kuvvetler, aşamalı olarak Türkiye sınırları içine çekilecek.
BENİM NOTUM:  Silahlı Kuvvetlerimiz bu maddeye karşı çıktığında ne oldu hatırlayınız. Subaylarımızın başlarına çuval geçirildi.



  2. Türk ordusu bundan böyle hangi gerekçeyle olursa olsun, sınır ötesi harekâtlarda bulunmayacak. PKK/KADEK’in Türkiye’nin egemenlik alanı dışında takip ve bastırılması harekâtlarına da son verilecek.

3. PKK/KADEK’e karşı Türkiye devletinin egemenlik alanı içinde yapılacak askeri harekâtlar için, ABD askeri makamlarına haber ve bilgi verilecek, izin alınacak.

4. Eğer Türk Silahlı Kuvvetleri, PKK/KADEK’e karşı ABD askeri makamlarına bilgi vermeden ve izin almadan harekât yapacak olursa, ABD Hükümeti, ‘Kürt halkına karşı şiddet kullandığı ve soykırım uygulandığı’çerçevesi içinde uyarıda bulunma hakkını kullanabilecek. Bu durumda ABD gerekli gördüğü ambargo ve silahlı müdahale gibi siyasal ve askeri yaptırımları saklı tutacak.

5. Türkiye, ABD’nin İran’a ve diğer Ortadoğu ülkelerine karşı uygulayacağı sınırlı askeri harekâtlara, ABD’nin talep etmesi halinde şartsız olarak üs ve taşıma kolaylıkları sağlayacak, askeri birlik verecek. Türk birliklerinin komuta yetkisi, ABD komutanlığında olacak.

6. Türk ordusunun asker sayısı ve silah kuvveti, ABD’nin uygun bulduğu sayı ve kabiliyete indirilecek, özellikle tank ve ağır silahların miktarı düşürülecek, savaş uçağı sayısı sınırlanacak, bütün silah ve cephane bundan sonra ağırlıklı olarak kısa menzilli taktik savunma kavramına göre ayarlanacak, Türkiye’de bulunan ABD ve NATO irtibat subaylarının görev alanları ve yetkileri genişletilecek.

7. Irak’ın kuzeyinde kurulmuş olan ve ‘Kürdistan’adı verilen devlet resmen ilan edildikten sonra Türkiye tarafından da resmen tanınacak. Türk devletinin böyle bir devletin kuruluşunu ‘savaş nedeni’sayan Milli Güvenlik Siyaset Belgesi ve bu yöndeki politika ve kararları kaldırılacak.

8. Abdullah Öcalan ve diğer dört lideri dışında bütün PKK/KADEK yönetici ve elemanlarına geniş kapsamlı af çıkarılacak.

9. Etnik grupların yasal siyasete katılmaları önündeki bütün yasal kısıtlamalar ve engeller kaldırılacak. Af yasası ile bağlantılı olarak, PKK/KADEK’e yasal siyaset düzleminde yer alma olanağı sağlanacak, hapiste veya dağda bulunan yöneticilerin siyasal mücadeleye katılmaları için gerekli hukuki ve siyasal önlemler alınacak ve uygulanacak.

10. Kamu Reformu Yasası ve Yeni Yerel Yönetim Yasaları hızla çıkartılacak, Türkiye’deki Kürt nüfusun yoğun olarak yaşadığı şehir ve kasabaların belediyelerinin özerkleşmesi süreci kararlı olarak yürütülecek.

11. Türkiye, dört yıl içinde uygulanacak bir planla, üniter devlet yapısını terk ederek, federasyona geçecek.

12. KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş, ‘Arafat modeli’denen uygulamayla devre dışı bırakılacak, Kıbrıs’ta Annan Planı bazı küçük değişikliklerle hayata geçirilecek.

13. Ege kıta sahanlığı konusunda Türkiye, Yunan doktrinine daha esnek davranacak, Türk jetlerinin uçuş alanı daraltılacak, sık sık ortaya çıkan ‘it dalaşı’ sorunu Yunanistan rahatsız edilmeden çözülecek.

14. Türkiye’nin Ermenistan ile ilişkileri normalleştirilecek ve iyileştirilecek, sınır ticaretinde Ermeniler lehinde düzenlemeler yapılacak, Ermenilerin Türkiye’ye gezilerindeki bazı sınırlamalar kaldırılacak.

Bu “Gizli Mutabakat” ın ilk adımının, ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell 2 Nisan 2003 tarihinde Türkiye’ye geldiğinde, Abdullah Gül ile yaptığı özel görüşmede hazırlanan 9 maddelik bir planla atıldığı anlaşılmaktadır.

Abdullah Gül, Powell’la yaptığı bu görüşmenin perde arkasını, görüşmeden yaklaşık bir ay sonra Vatan Gazetesi yazarı Sedat Sertoğlu’na anlatmıştır.

24 Mayıs 2003 tarihli Vatan Gazetesinde de aktarıldığı gibi Abdullah Gül, Sedat Sertoğlu’na şunları söylemiştir:

“Ben bu gezileri yapmadan önce, şimdi senin oturduğun koltukta (eliyle koltuğa vurarak) ABD Dışişleri Bakanı Powell oturuyordu.

Onunla 2 sayfalık 9 maddelik bir plan üzerinde anlaştık. Ama ben her yaptığımı kalkıp açıklayamam ki.

Powell, Suriye’ye giderken de benimle konuştu.
Gizli olan bir sürü gelişme var.”

Aslında, gerek ülkemizde ve gerekse bölgemizde daha sonra yaşanan gelişmeler de dikkatle incelendiğinde -Gül tarafından da zımnen itiraf edilen- bu plan ve mutabakatın, adım adım uygulanmakta olduğunu saptamak mümkündür.

BU HABER GAZETE VE TELEVİZYONLARDA GÜNLERCE YAYINLANMASINA RAĞMEN ABDULLAH GÜL HİÇBİR ŞEKİLDE BASIN AÇIKLAMASI YAPMAMIŞTIR VE İNKAR ETMEMİŞTİR...

Kaynak : https://www.facebook.com/video/video.php?v=1531100200713

Maddeleri okuduysanız hemen hepsinin aşama aşama gerçekleştirildiğini de göreceksiniz.

Soru şu:

AK Parti iktidarına kim komuta ediyor? Bu komutan Ak Parti kanalıyla Türkiye'den ne istiyor? Başbakan Erdoğan Türkiye'yi nereye götürüyor?

15 Temmuz 2014 Salı

0 Girne Amerikan Üniversitesi ile Kıbrıs’ı Kazan, Kıbrıs ve İngiltere’de oku!

Girne Amerikan Üniversitesi, "Kıbrıs’ı Kazan, Kıbrıs ve İngiltere’de Oku" sloganı ile bütünleşen ve yurtdışı kampüsleriyle de öğrencilerine üç farklı kıtada eğitim fırsatı sunan öncü bir üniversite.

Eğitimde mobiliteye verdiği önem ve uluslararasılaşma sürecinin bir göstergesi olarak Girne Amerikan Üniversitesi; İngiltere, ABD ve Hong Kong’dan sonra küresel kampüslerine bir yenisini ekleyerek Türkiye’de İstanbul yerleşkesini hizmete açmıştır. Bu süreçte Girne Amerikan Üniversitesi, öğrencilerine 3 farklı kıtada eğitim imkânı sunmakta ve "Üç Kıta Tek Üniversite" sloganı ile de bir dünya üniversitesi olma noktasında bir hareketlilik içerisinde olduğunu kanıtlamaktadır.


7 Temmuz 2014 Pazartesi

4 İKİNCİ FASIL (TEHLİKELİ OYUN - KÜRDİSTAN)





Haber: NATO SAVUNMA KOLEJİNDE HARİTA KRİZİ

28 Eylül 2006



28 Eylül 2006 günü Roma'daki NATO Savunma Koleji'nde Ortadoğu'daki son gelişmeler konusunda bir brifing veren ABD'li Albay'ın Türkiye'yi bölen haritayı kullanması, toplantıya katılan Türk subayların tepkisine neden oldu. Brifingdeki Türk subaylar topluca salonu terk edip durumu Ankara'ya bildirdi. Genelkurmay Başkanı Org. Yaşar Büyükanıt, ABD Genelkurmay Başkanı Org. Pace'i arayarak olayı protesto etti.
 
Eğer gündemi takip etmişseniz yukarıdaki haberi hatırlayacaksınız.

*****
Haber orada dursun biz bugünümüze gelelim.
Birkaç haber başlığı aktaracağım size.

  • IŞİD Suriye'de de ilerliyor
  • IŞİD Suriye'de Petrole Ulaştı!
  • Suriye'de muhalif gruplar IŞİD'e ülkeyi terk etmesi için 24 saat tanıdı

-----
Devam edelim;

  • IŞİD Musul'u ele geçirdi
  • IŞİD Türkiye Konsolosluğu'na baskın düzenledi, rehineler var
  • IŞİD Irak-Suriye sınırını ortadan kaldırdı
  • IŞİD, Irak'ta hilafet devleti kurdu
  • BARZANİ'NİN GÖZÜ KERKÜK'TE
  • IŞİD halifelik ilan etti




Bu haber başlıklarını tarih sırasına göre sıraladım. Her birini ayrı bir haber kaynağından aldım. Ana kaynağım ise Google. Eğer başlıkları aynen yazıp aratırsanız haberlerin detaylarına ulaşırsınız.

Önce, 2006 yılında aleni olarak Nato gündemine  getirilen haritaya, sonra bu başlıklara bakınca IŞİD militanlarının nereden nereye ilerlediğini ve amacının ne olduğunu kolayca anlıyoruz. Öyle değil mi?
Harita'da "SUNNI IRAQ" yazıyor. Dikkat edilirse Kerkük Irak dışında kalıyor. Şu anda da Barzani, bu tehlikeli oyunun Kerkük bölümünü oynuyor.  IŞİD Kerkük'ü Barzani'ye bıraktı. Şimdi Barzani ile Maliki maç yapıyor. Dikkatinizi çekerim. Harita 2006 tarihinde gündeme gelmişti. 
*****
Biz yine, vatanımıza, uğruna can verdiğimiz ve vermekten kaçınmayacağımız Türkiye'mize dönelim.

Farkındasınız değil mi? Haritada içinde Kerkük'ün de bulunduğu "FREE KURDİSTAN" vatanımın neredeyse üçte birini de içine almış. Bir daha hatırlatıyorum. Haritanın Türkiye gazetelerine konu olduğu tarih 2006… O tarihlerde bizler IŞİD diye bir örgüt tanımıyorduk. Hatta belki de böyle bir örgüt hiç yoktu.

"Yok canım, olur mu öyle şey. Bizim topraklarımız, Doğu ve Güneydoğu Anadolu, benim, yani  bizim Anadolu'muzu bazı kendini bilmezler Kürdistan sınırlarının içine almış. Delirmiş bunlar. Asla vermeyiz" diyorsunuz belki de. Kabus gibi değil mi? . Kabus mu acaba? Bence gerçeğin ta kendisi.

Gelin bilgilerimizi tazeleyelim.  NATO toplantısındaki subayların başlarına ne geldi bilemem. Çünkü isimleri basına yansımadı. Bu yüzden de haklarında araştırma yapamıyorum. Ancak tesadüfe bakın ki Ergenekon Davası tam da o günlerde gizliden gizliye başlamıştı.  Sayısız asker tutuklandı. Ardından Balyoz ve diğerleri geldi. Türk Silahlı Kuvvetleri hızlı bir şekilde kan kaybetti ve nihayet birilerinin istediği gibi ve gerektiği kadar küçültüldü.

İşe bakın ki bu tasfiye gerçekleşirken, hükümet ile Öcalan arasında görüşmelerin olduğu kulaktan kulağa yayılmaya başladı. Hükümet o günlerde şiddetle reddettiği bu görüşmeleri, bir süre sonra itiraf etti. Kısa bir süre sonra da Öcalan'ın ev hapsi gündeme geldi ve hala konuşuluyor.  Artık PKK terör örgütü olarak anılmayacaktı. Öcalan'a "terörist başı", "bebek katili" denmeyecekti. Hükümetteki kişiler müebbet hapse mahkum edilmiş, suçu sabit olan bir teröristin adının başına "Sayın" sıfatı koydu. Bu görüşmeleri PKK ile barış süreci takip etti. Hükümet "PKK silah bırakıp Türkiye'den çekilecek" dedi. Ancak PKK halen çekilmedi. Barış süreci devam ederken (Ki bu sürecin adı sık sık değişti. Kimi zaman açılım süreci, kimi zaman çözüm süreci dendi) BDP eşbaşkanları Güneydoğu Anadolu illerinde özerklik ilan ettiler. Erdoğan, Barzaniyi şaşaalı bir karşılama yaparak Diyarbakır'da ağırladı.

Erdoğan'ın şu sözlerini hatırlayalım.
  • Biz Genişletilmiş Orta Doğu Projesinin eşbaşkanlarından biriyiz.
  • Hani Büyük Ortadoğu projesi var ya, bu proje içerisinde Diyarbakır bir yıldız olabilir.

Hmm… İşte haritadaki Büyük Orta Doğu Projesi'nin Türkiye ayağı 19 Kasım 2013 tarihinde Erdoğan'ın ve Barzani'nin eşbaşkanlığı ile Diyarbakır'da start aldı.

Hani "Koskoca Türkiye Cumhuriyeti topraklarını verir mi? Delirmiş bunlar" demiştik ya… Bilmem… Verdik mi acaba?

Basında çıkan başlıklara bakalım o zaman ;

  • BDP'li vekil: Özgür Kürdistan'a doğru gidiyoruz! (BDP Van Milletvekili Özdal Üçer -20 Temmuz 2011)
  • Cizre`de PKK`lılar asayiş birimlerini kurdu. 25 Haziran 2013
  • Kışanak: Diyarbakır'da çıkan petrolden pay istiyor. 12 Nisan 2014 
  • Yargıtay Türkiye Kürdistan Demokrat Partisi'ni onayladı 29 Haziran 2014  
  • BDP Doğudaki petrol gelirlerinden pay istiyor (Mecliste kanun teklifi verdiler) 03 Temmuz 2014
  • ''Açılım'' yasa tasarısı kabul edildi 04 Temmuz 2014

 
Acelesi yok.. Yavaş yavaş, sindire sindire, alıştıra alıştıra veriyoruz elimizdeki tüm değerleri.  Elbette ilk aşamada göstermelik bir federal devlet haline geleceğiz.  Ya sonra... Basit.. "Özerk Türkiye Kürdistan Bölgesi", Suriye ve Irak Kürdistan'ıyla birleşerek bağımsızlığını ilan ettiğinde ve dünya ülkeleri bu devleti tanıdığını duyurduğunda bizim Güneydoğu Anadolu topraklarımız hiç kan dökülmeden "Hooopppp" elden gidiverecek. 

Soru şu; 
IŞİD kim için çalışıyor? IŞİD - PKK ve Türkiye arasında nasıl bir ilişki var?  Bu üçlüye kim komuta ediyor?

İkinci Fasıl da böylece tamamlanmış oldu. 
Üçüncü Fasılda buluşmak üzere tüm mutluluklar sizin olsun. 

Not: Kırmızı renkle yazığım haber başlıklarını googleda aratırsanız haberlerin kaynağına ulaşabilirsiniz.