15 Eylül 2014 Pazartesi

6 Kediiii... !

Her zamamnki gibi Keskin yaptı. Ben boyayıp rafa astım. Çok sevimli oldu. 


Kedi net olarak görünsün diye arkasına kağıt tutturup fotoğrafını çektim. Malum bizim evde düz renk duvar yok. Ah şu duvarları beyaza boyatabilsem. Önce Keskini ikna etmem sonra da para biriktirmem gerekli.
Azıcık sohbet edelim miiii? Gerçi sohbet en az iki insan arasında olur. Öyle yazarak olmaz ama ... Yine de denesem diyorum.


Geçmişe gittim bugün bir ara... Öğrenciliğimin ilk günlerine... Eskişehir'i sadece coğrafya derslerinden tanıyordum. O zamanlar sınava giriyorduk ama yerleştirme işlemini devlet yapmıyordu. Okullar puanlarını gazetelerde yayınlıyorlar, sonra açık kontenjanlar radyoda gece haberlerinde ilan ediliyordu. Sen istediğin okula gidip önkayıt yaptırıyordun. Bazen şehirden şehire koşturuyorduk anlayacağınız.
İyi bir puanım vardı. Adana Tıp Fakültesine girebiliyordum ama o zamanlar 1 ve 2. sınıflar Erzurumda okunuyordu. Komik değil mi? Adana'yı kazanıyordum ama ilk 2 yılı Erzurumda okumak zorundaydım. Annemler Mersin'den Erzurum'a yollamadılar. Çaresiz yine Adana'da Makine Mühendisliğine kayıt yaptırdım. Mühendislik aklımın ucundan geçmezdi. Çok aptalcaydı ama oldu.

Derken radyodan Eskişehir Eczacılığın puanının düştüğünü öğrendik. Adana'dan tüm belgeleri alıp Eskişehir'e yetiştirmek zorundaydık. Bunun için de sadece 2 günümüz vardı. Dayım ve yengemin o zamanki özverilerini asla unutamam. Anne-babamdan sonra bugünümü onlara borçluyum.
Sonunda Eskişehir Eczacılığa kapağı atmıştım. Oysa bu şehri hiç bilmiyordum. Daha önce İstanbul ve İzmir'e annemlerle birlikte gitmiştim o kadar. Hayatım boyunca kar denen şeyi sadece kar yağışı sırasında Torosları aşıp Mersin'e gelen kamyonların üstlerinde görmüştüm.
Yengemle Eskişehir'de Kılıçoğlu sinemasına gittik. Muhteşem bir sinema salonuydu. Devasa bordo kadife perdeleri ve mükemmel de bir akustiği vardı ki Mersin'deki salonlar küçücük kalıyordu yanında. Marlon Brando'nun "Baba" filmini izlemiştik.
Ertesi gün Dayım Adana'dan aldığı evraklarımı yetiştirdi bize. Kaydımı yaptırdık ve döndük

O günlerle bu günleri karşılaştırmaya kalksam sayfalar sığmaz ki. Ara ara anlatırım yine.

Aslında anlatmak istediğim şey başka. Eskişehir'e tek başıma geldiğim zaman yaptığım ilk şey belediye otobüslerine binerek, en son durağa gidip dönmek olmuştu. Böylece kentin neresinde ne var öğrenebilmiştim. En azından semtlerin adlarını ve tiplerini biliyordum artık. Şimdi Bursa'dayım. 12 yıldır burada yaşıyorum ve hala bir çok yerini bilmediğim gibi, alışveriş yapmak istesem, neyin nerede satıldığını bilemiyorum. Sanırım belli bir yaştan sonra yeni yerleri benimsemek kolay olmuyor. Hayatı doyasıya yaşamak için genç olmak gerekiyor.

Şimdi genç izleyicilerime hatırlatmak istiyorum. Hayat sandığınız kadar uzun değil. Yapmak istediğiniz her ne varsa, şimdi, bugün yapın. Konsere gidin. Sahile gidip güneşin doğuşunu izleyin. Sahil kentinde değilseniz hemen bir otobüse atlayıp en yakın sahil kentine ulaşın günü birliğine. Hayallerinizi gerçekleştirmekten korkmayın .

Mersin'den sonra Eskişehir inanımaz boğucuydu benim için. Kış mevsiminde sadece beyaz vardı. Çok soğuktu. Havası aşırı kirliydi. En acısı, deniz yoktu.

Bunaldığım bir gün kaldığım yurdun kapısına çıkıp yoldan geçen şehirlerarası otobüsü durdurdum. O zamanlar çevre yolu filan yoktu. Şehrin caddelerinden geçerdi otobüsler. Durdurduğum otobüs İstanbula gidiyordu. Bindim. Harem'de indiğimde hiç bilmediğim bu kentte ,sora sora sahile ulaşmanın yolunu kolayca buldum. Haydarpaşa tren garının yakının da bir yerlerde sahildeki banklara oturdum. Bir büfe vardı orada. Simit aldım. Çay aldım. Martılara simit attım. Uzun uzun muhabbet ettim denizle. Ciğerlerime kokusunu doldurup akşam saatlerinde Hareme gittim yine. Eskişehir otobüsüne bindim. Gece yarısı yurttaydım.

Daha sonraki gidişlerimde vapura binip karaköye geçiyor oradan İstiklal Cadddesine ve Taksime gidiyor, yine aynı rotadan dönüyordum. O vapur yolculukları memleket hasretimi biraz olsun dindiriyordu. 

Çılgınlık mıydı bu? Belki. Ancak tadı damağımda kalan o saatleri bir daha aynı keyifle yaşadığımı söyleyemem. Denemelisiniz. Hayat çabuk bitiyor. "Eyvah.." demeden hemen şimdi gerçekleştirin hayallerinizi.Tabii kendinizi riske atmadan...








25 Ağustos 2014 Pazartesi

13 GÜLSÜM USULÜ KÜRDAN KEBABI


Gülmeyin tamam mı? Ne kürdan kebabı ne de İslim kebabı değil ama ikisine de benzeyen bir yemek yaptım. Bir güzel oldu ki sormayın.


Malzemeler:
Patlıcan
Kavrulmuş kuşbaşı et
Kızarma yağı
Sos için:
1 çorba kaşığı tereyağı 
Domates
Sarımsak
Tuz


Yapılışı:
Patlıcanları uzunlamasına 4 parçaya bölüp kızarttım
Kızarmış dilimleri  + (artı) şeklinde üst üste yerleştirdim. Kavurma eti ortasına yerleştirdim. Patlıcanları katlayıp (Bohça gibi oldu) kürdanla tutturdum.

Ayrı bir yerde rendelenmiş domatese dövülmüş sarımsak ve tuz ekleyip, az miktarda tereyağı ile  suyunu çekip koyulaşıncaya kadar kaynattım. (İsterseniz bu sosa karabiber ya da sevdiğiniz bir baharat ekleyebilirsiniz.)

Hazırladığım domates sosunu patlıcan bohçalarının üzerine eşit miktarlarda dağıttım.

Nasıl tarif ama. Ölçüsüz filan. Ama ölçüye gerek yok ki. Ne kadar patlıcan, o kadar et.. :) Ne kadar bohça o kadar sos... Hepsi bu.

NOT: Eğer, ne pişirirsen pişir, büyük bir iştahla yiyen bir eşin varsa, bu kadar zahmet etme. Patlıcanı kızart, eti kavur, sosu hazırla hepsini birbirine kat, karıştır. Tamamdır.  Benim adam, yaprak sarması yaptığımda, "ne gerek bu kadar uğraşmaya, bütün malzemeyi bir tencereye koyup pişir." diyerek beni çıldırtıyor da.. 






23 Ağustos 2014 Cumartesi

6 BİR TABLO




Hani eşim ahşaptan kesmişti de ben boyamıştım ya.  O ilan-ı aşk figüründen bir tablo yapayım dedim.

 

Amaaaannnn.... Ellerimdeki beceri, düşünce yeteneğim, alışkanlıklarım ve hevesim nerelere gitmiş bilmem. Yaptım bozdum. Bi daha yaptım. Yine bozuldu. Bozulan yerleri kapatmaya çalıştıkça iyice karıştı ortalık. Sonunda bir tablo çıktı ortaya. Gelgelelim fotoğrafları çekerken yine kafayı yedim. Yok anacığım, gün ışığında, en güzel pozisyonda bile fotoğraflar bulanık çıktı.

Ama direnmenin bir anlamı yok. Kabulleneceksin içinde bulunduğun durumu. "Olduğu kadar" diyeceksin. "Gittiği yere kadar"

Tablo dediğim şeyi, hazır bir mdf pano üzerine çalıştım. Zemine notalardan oluşan peçete ile  dekupaj yaptım.Panonun 2 kenarına siyah kurdelemsi birşey yapıştırdım. Biraz eskitme yapayım dedim zemine. Dümdüz olmasın. Hah işte o zaman bozdum herşeyi. Boya istemediğim bir biçimde bulaştı her yere. Beyaz ile kamufle edeyim dedim. İyice rezil ettim. N'apim. Yeniden mi yapacağım. Ne yani, yarışmaya mı yollayacağım eserimi. Eee.. niye takacakmışım.
Eşimin yaptığı figürü yapıştırdım. Bozulan üst alana kalemle notalar çizdim. Yine notalı bir kumaştan küçük iki parça kesip yapıştırdım. Bir siyah fiyonk ekledim. Epeyce sakladım hataları.

İşte böyle. Bakalım devam edebilecek miyim çalışmalara? Belki daha işlevsel, kullanılabilir bir şeyler yapmalıyım.

Birşey itraf edeyim mi? Çok ama çok sıkılıyorum. Kışın soğuk olduğu için burnumu dışarı çıkaramıyordum. Şimdi de o kadar sıcak ki (Bursa ovasında termometre 39 dereceyi gösteriyor. ) yine burnumu çıkaramıyorum. Klima olmasa ne yapardım bilmiyorum. Oysa çarşı pazar dolaşmak istiyorum. Kumaşçılara gitsem. Bol bol parça kumaş alsam. Dikişe başlasam. Keyfime göre bir şeyler dikip giyinsem.

I-ıh... Gerçekten çok keyifsizim bugün. :( 
Heyyy... bana ödünç neşe verir misiniz?






18 Ağustos 2014 Pazartesi

5 DİKKAT KÖPEK VAR

Mazeretim vardı. Yazmadım. Yazamadım. 'Yeni Yayın' sayfasını açıyor ve boş sayfaya bakıp duruyordum. Bugün suya sabuna dokunmadan, bir iki satırla merhaba demek istiyorum sizlere. Çünkü fazlasıyla özledim hepinizi.

Atölye odama girmeyi de başaramadım bu uzun arada. En büyük uğraşım Zeytin'di.

video

Kelimenin tam anlamıyla çılgın bir köpek yavrusu. Arka ayakları üzerine yükseliyor ve yürüyor.  Yükseklere sıçrayıp elimdeki oyuncağı kapıyor. Onunla futbol oynuyoruz mesela. Biraz büyüyünce frizbi yakalama eğitimi vereceğiz. Şimdi ben adım attıkça ayaklarımın arasından yürüme denemeleri yapıyoruz.  Tabii bu işin eğlenceli ve sevimli tarafı. Oysa bir de acı tarafı var bu arkadaşlığın. Sevgi gösterisini dişleri ile yapıyordu mesela. Ayaklarımız ellerimiz diş izleri ile doldu. Uzun uğraşlardan sonra dişlerini kullanmamayı öğrendi çok şükür. Bir de tuvalet sorunu var ki, sonunda onu evden uzaklaştırmak zorunda kaldım. Artık evin içinde değil, balkonda yaşayacak. Bir süre sonra da bahçedeki kulübesine yerleşecek. Çünkü 20 gün boyunca ona tuvalet eğitimi vermeye çalıştık. Sabırla, sevgiyle ve ödüllendirerek anlatmaya çalıştık. Benim çok ama çok hassas olduğum bir şey bu çiş-kaka meselesi. Gün boyunca elimde deterjan fısfısı ve bezle dolaşıyor, durmadan ev temizliyordum.

Geceleri yalnız kalmak istemiyordu ve ben odama ancak ondan saklanarak girebiliyordum. Oda kapımda ağlamasına dayanamayıp sabaha kadar onunla oynadığım oldu.

Herşey dün geceye kadar dayanılır gibiydi deee dün gece saat 03:30 gibi yine ağlamasına dayanamayıp yanına gittim. Çişini yapmış. Temizledim. Tam lavaboya gidiyordum ki kapının hemen ağzını da kirlettiğini farkettim. Öyle ki kapının altında hava akımını engellemek için monte ettiğimiz fırça vardı. Kapıyı açınca çişi her tarafa bulaştı. Sabırla temizledim. Tam kirli kağıdı wc ye atacakken poşete bulaşanlar yüzüme sıçramasın mı..
..  Soluğu banyoda aldım. Saat oldu 04:40 Bu arada hanımefendi uyumuştu.

Bu kadarla bitmedi tabii. Ertesi sabah, öğlen, ikindi vakti hep aynı fasıl tekrarlanıncaaaaaa... Zeytincik tarafımdan evden atıldı. Ağlaması umurumda değil. Onu sokakta bir dolu tehlikenin ortasında bırakmadığımız için mutlu olmasını öğrenecek. Biz de artık onunla bahçede oynayacağız.

Anlayacağınız 20 gündür hayatımın odağında bir şirin köpek var. Cinsi Border Colli. Hani şu akropat köpekler var ya, merdiven inip çıkan, arka ayakları üzerinde yürüyen, dolap kapaklarını açıp kapatabilen hatta temizlik yapan köpekler.. Hah işte bizim Zeytin'de onlardan. Hayatıma bambaşka bir renk kattı çılgın şey. Bu yüzden de başka bir şeyle uğraşmama gerek kalmadı kısacası.

Arşivimi gezindim az önce.  Limbo Home ürünleri arasında bulduğum bu takımda kaldı gözüm. Kumaşa baskı yapabilsem benzeri takımlar hazırlayabilirim. Sahi.. Neden runner yapmıyorum ben. Çok da ihtiyacım var..  Hadi bana hoşçakalın kızlar. Aylardır girmediğim hobi odamla buluşma zamanım geldi galiba. Kendinize iyi bakın tamam mı?




21 Temmuz 2014 Pazartesi

4 2014-07-21 GÜNDEM FİLİSTİN



Bizim gelenekçi dünyamızda 'kabadayı' yiğit anlamında kullanılır.  Kabadayı sözünün eridir, yalan söylemez. Kabadayı mazlumun yanındadır. Kabadayı mahallelinin namusunu koruyan demektir. Mahallede yaşayanların kimliğini, ırkını dinini sorgulamadan savunur onları. Cahildir belki ama yüreklidir. Adildir. 

17 Temmuz 2014 Perşembe

14 DÖRDÜNCÜ FASIL ( PARALEL MESELESİ)



Başbakan Erdoğan'ın ağzından ilk kez "Paralel" sözünü duyduğumuzdan bu yana 2,5 yıl geçti.  O günden bu güne Başbakan ne zaman bir konuşma yapacak olsa (ki hemen her gün mutlaka bir konuşma yapıyor) illa ki paralel yapıdan bıkmadan usanmadan söz ediyor.  Bu ne demektir biliyor musunuz? Başbakanı izleyen 76 milyon, Şubat 2012 den bu yana en az 1000 kez aynı sözü duydu demek. Yıldırtasıya, çıldırtasıya, öldüresiye aynı kelimeleri tekrarladı durdu. Başbakan "Bunlarrrrrrr…. " diye başlayıp başı secdeye gelen binlerce cemaat üyesine olmadık hakaretleri yağdırdı. Çünkü konuşurken bir bütün toplumu hedefliyor, isim söylemiyordu. Doğal olarak suçlu suçsuz herkes bu acı sözlerden nasibini alıyordu.

16 Temmuz 2014 Çarşamba

0 ÜÇÜNCÜ FASIL ( GİZLİ MUTABAKAT)




Sizlere bu yazıyı mutlaka okumanızı, üşenseniz bile en azından maddeleri okumanızı şiddetle öneriyorum. Okumalı ve bir daha bir daha düşünmelisiniz.

15 Temmuz 2014 Salı

0 Girne Amerikan Üniversitesi ile Kıbrıs’ı Kazan, Kıbrıs ve İngiltere’de oku!

Girne Amerikan Üniversitesi, "Kıbrıs’ı Kazan, Kıbrıs ve İngiltere’de Oku" sloganı ile bütünleşen ve yurtdışı kampüsleriyle de öğrencilerine üç farklı kıtada eğitim fırsatı sunan öncü bir üniversite.

6 Temmuz 2014 Pazar

6 İKİNCİ FASIL (TEHLİKELİ OYUN - IŞİD )



Söze, "Türkiye büyük bir tehlikenin içine hızla çekilmekte" diye başlarsam abartmış olmam. Evet, Türkiye çok büyük bir oyunun küçük bir parçası.

Uzun uzun anlatmak gerekir ancak ben olabildiğince özetlemeliyim ki sizler okurken bunalıp yarım bırakmayasınız.

Başbakan Erdoğan, son birkaç aydır aynı ifadeyi değişik kelimelerle sık sık tekrarlamaya başladı.
  •    "Bizler, hepimiz ezelden gelen ve İnşallah ebede giden bir mübarek davanın hizmetkârlarıyız."
  •    “Bu kutlu dava sancağını İnşallah en yüksek burçlara doğru taşımaya devam edeceğiz.” 
  •    “Bu kadim davanın hizmetkârları rehavete kapılıp, hırsa boyun eğer, farklı algıların peşine düşerlerse hem davaya hem de davayı bugünlere taşıyan isimsiz nice kahramana haksızlık etmiş olur, nankörlük etmiş olur.”  "Bugün Samsun’dan yeni bir tarihi yolculuğa çıkıyoruz. Büyük başlangıçların şehri Samsun’da büyük bir başlangıcın ilk adımını atıyoruz. 1919’da Gazi Mustafa Kemal Samsun’a ulaştı, İstiklal Savaşı’nın ilk adımını attı. Cumhurbaşkanlığı seçimini Samsun’da başlatıyoruz. Samsun’dan Bismillah diyor, Türkiye adına kutlu bir yolculuğu Samsun’dan başlatıyoruz. Allah yolumuzu, bahtımızı açık etsin İnşallah."

Hiçbir kuşkuya yer yok ki Erdoğan'ın sözünü ettiği kutlu dava Türkiye Cumhuriyetini yıkıp yerine İslami bir rejim kurmak. Bir idealdir bu. Nüfusunun %90 ı Müslüman olan bir ülkeyi şeriat kanunları ile idare etmeyi ummanın, bu yola baş koymanın, adım adım hedefe doğru yürümenin şaşılacak bir tarafı yok. Dikkat edersek Türkiye'nin neredeyse yarısı Erdoğan'ı bu yüzden destekliyor.

Cumhuriyetçi,  Atatürkçü ve laik çevre için elbette tehlikedir bu. Ancak benim konu başlığında sözünü ettiğim "Tehlikeli Oyun"  bu değil.

Libya, Mısır, Suriye ve Irak'a bakalım.  Hepsi Müslüman Arap ülkesi…  Hiç biri laik değil.  Hepsinde şiddetli mezhep savaşları var. Ağır katliamlara sahne olan bu ülkeler uzun yıllar boyunca barış görmemiş.

Sınır komşularımız olan Irak ve Suriye'de El Kaide, El Nusra ve IŞİD adlarıyla bilinen Müslüman olduklarını söyleyen eli silahlı bir takım grupların yaptığı katliamlar bırakın Müslümanlığı, insanlık adına utanç verici, azap verici…
Geçtiğimiz aydan bu yana IŞİD militanlarının Irak'ta yaptıkları zulüm kanımızı donduruyor. Kendileri Sünni imişler. Şii ya da Alevi her kim varsa vahşice işkence ederek topluca öldürüyorlar. Öldürdükleri insanların kafaları ile futbol oynuyorlar. Kadınlara tecavüz ediyorlar. Ölü bedenleri yakıyorlar ve bütün bunları videoya çekerek kendi web sitelerinde dünyaya gösteriyorlar. Camileri ve bütün ibadethaneleri bombalayarak yok ediyorlar ki içlerinde yüzyıllar öncesinden kalan muhteşem tarihi eserler de var.


İşte Türkiye asıl tehlikeli oyunu burada oynuyor.
  • Herkesin malumu, Musul Konsolosluğumuz IŞİD tarafından basıldı. Çok iyi korunuyor olmasına rağmen, çok iyi yetiştirilmiş silahlı güvenlik güçlerimiz varken, Silahlı Kuvvetlerimiz kısa bir operasyonla konsolosluk çalışanlarını kolayca tahliye edebilecekken, Başbakan Erdoğan'ın emri ile hiçbir direnç göstermeden teslim oldular. Bu bir.
  • Tır şoförlerimiz rehin alındı bu iki.
  • IŞİD konsolosluk binamızdan bayrağımızı indirip bu fevkalade korunaklı(!) binayı hapishane olarak kullanmaya başladı. Bu üç.
Sonra ne oldu? Birkaç gün önce IŞİD esir aldığı 32 tır şoförünü serbest bıraktı. Tır şoförleri "Bizi bir otelde tuttular. Hiçbir kaba kuvvetle karşılaşmadık." dediler.
Tuhaf değil mi? Böylesine zalim bir grup Türkleri hem esir alıyor, hem de bir kaç hafta sonra içlerinden bazılarını hiçbir zarar vermeden serbest bırakıyor. Peki, Konsolosluk çalışanlarımız nerede? Neden tutuluyorlar? Ne zaman serbest kalacaklar? IŞİD'in Türkiye'de muhatabı kim?
Arınç ne dedi, "Onlara rehin demeyin, alıkondu demek daha yerinde olur" Tercüme edersek;
 "IŞİD konsolosluğumuzu dostça ele geçirdi" 

Peki, IŞİD Türkiye'den ne istiyor? IŞİD'in isteği yerine getirilemeyecek bir istek mi ki, vatandaşlarımız hala onların elinde.
Bu arada IŞİD Musul'da "Sünniye Devleti" diye bir devlet kurdu ve başkanları Abu Bakr Al-Baghdadi'yi halife olarak ilan etti. (Halife, tüm islam dünyasının lideri anlamında)


Biraz geçmişe gidelim. Mit eşliğinde içinde ne olduğu bilinmeyen ve Suriye'ye geçiş yapan tırların kendi güvenlik güçlerimizce aranmasına neden izin verilmedi? "O tırlar Türkmenlere insani yardım taşıyor" diyen hükümete Türkmenlerden anında gelen cevap "Bize hiçbir şekilde Türkiye'den yardım gelmedi" şeklindeydi.

O günlerde Burhan Kuzu'nun attığı twite bakalım ne demiş.
, "Velev ki bu TIR’larda MİT, Suriye’de her gün bombalar atılan Özgür Suriye ordusuna, ya da Bucak Türkmenlerine silah taşıyor! Neresi gayrı vicdani?"

Gerçeğe en yakın olan açıklama buydu bence. Sınırlarımızdan dışarı silah taşıyan tırlar ve IŞİD tarafından alıkonan vatandaşlarımız... Bir de son zamanlarda bazı dükkânların tabelalarında hatta yatlardaki bayraklarda siyah zemin üstüne beyaz arapça yazılar. "Allah, Muhammed" yazılıymış. Eğer bu simgeler Müslümanlık adına olsaydı yeşil üzerine yazılırdı, siyah üzerine değil. Oysa (müslüman olduklarını söyleyen ) bütün silahlı militanların bayrakları ve logoları siyah üzerine beyaz arapça yazılardan oluşuyor. 
Soru şu; 
Türkiye'de barınan ve her geçen gün sayıları artan bu insanlar kim?      

"Ülkemde dava uğruna çok tehlikeli oyunlar, bile bile, göz göre göre oynanıyor.
Önce şeriat, sonra mezhep savaşları… Öyle ki bu oyunun sonunda ne Cumhuriyet kalır ne Şeriat topyekûn sonumuz olabilir" diyor ve şimdilik yazımı sonlandırıyorum.  

Not: Bu "Tehlikeli Oyun" konusunun birkaç kolu var. Bu yüzden 2. Fasıl devam edecek.