13 Aralık 2014 Cumartesi

12 BUZDOLABINDAKİ KÖTÜ KOKULAR NASIL GİDER

Söze "Allah kimseye bu iğrenç durumu yaşatmasın" diyerek başlayacağım.

Buzdolabım bozuldu. Gece sigorta atmış ve buzluktaki etler çözülüp akmış. Buzdolabını açtığım an ne ile karşılaştığımı varın siz düşünün.

O felaket koku günlerce gitmeyecek burnumdan. Temizledim temizlemesine ama buzdolabından gitmedi koku.

Oysa çok kolay bir yöntemi varmış. Buzdolabını çalıştırıp içine yanmamış mangal kömürü koymak yetiyormuş. Bildiğin mangal kömürünü, tabakların içinde, hem buzluğa hem dolabın rafina koydum. Buzdolabını çalıştırıp kapılarını kapadım. 2 saat sonra kokudan eser kalmamıştı.

12 Aralık 2014 Cuma

2 DEMOKRASİ VE CIVA





Durmadan konuşuyorum kendimle. Bir türlü susturamıyorum iç sesimi. Her günün ve gecenin farklı melodisi vardır benim için. Kimi günler tıpkı Anadolu Ateşindeki gibi davulların ritminde horon teper. Kimi günler içli içli ağlar. Kimi günler çok romantiktir. Tangolar valsler çalar. Kimi zaman da Vivaldi eşlik eder güne.





Son zamanlarda ne yazık ki eline ilk kez keman almış gibi tırmalayıcı sesler çıkarıyor hem geceler hem gündüzler. Yoruluyorum. Hiç televizyon açmasam, hiç gazete okumasam bile bilgisayarda "pat diye karşıma çıkıyor akortsuz gürültüler. 


Yeni Türkiye, İleri demokrasi..
Sahi nedir bu demokrasi. Hep duyarız da hiç tanımını yapmayız. Bilmeyiz yasama, yürütme, yargı ne demek?

Basit aslında.  Halkın seçtiği hükümet ve muhalefet partilerinden oluşan meclisin, devletin işleyişi ile ilgili kararlar alma gücüne Yasama erki diyoruz .

Cumhurbaşkanı, Başbakan ve bakanların devleri yönetme gücüne Yürütme erki diyoruz.

Alınan kararların ve uygulamaların yasalara uygun olup olmadığına karar veren güce yani Anayasa Mahkemesinin gücüne de Yargı erki diyoruz.

Demokrasilerde halk söz sahibidir. Milletvekilleri mecliste halkın taleplerini dile getirir. Önergeler sunar, tartışır, oylar ve anayasaya bağlı kalarak yeni yasa ve yönetmelikler oluşturur. Hükümet bağımsız değildir. Tek başına kararlar alamaz. Halkın sesi olan muhalefeti yok sayamaz.

12 yıl öncesine kadar demokrasi ile yönetiliyorduk.  Kısacası zaman zaman bozuk sesler çıksa da meclisin bir melodisi vardı. Maestrosu ve orkestrasıyla her şeye rağmen akortlu sesler yükselirdi. Şimdi ise bütün orkestra akordu bozuk kemanlardan ibaret. Sanırım bu yüzden günlerim bozuk sesler çıkarıyor. 


Bir belediye işçisi durup dururken, eşime "Sen namaz kılıyor musun?" diye soruyor mesela. Bir başka gün, bir başka insan küfür eder gibi "Bırak ya, o "x" kişilerden diyor. Soğuk bir havada buz gibi sular boşalıyor başımdan aşağıya ve kan ter içinde kalıyorum. İnsanca sıfatların yerini zalimce kelimeler aldı. Değiştik.

İyi ki Sayıştay var, iyi ki Danıştay, iyi ki Yargıtay var demeye kalmadı.  Bir de baktım ki onlarında erkleri elinden alınmış. Oysa demokrasinin olmazsa olmazları onlar.

Hükümetlerin harcamalarını denetler Sayıştay. Hükümet kalkınma planları yapar. Gelirleri giderleri düzenli tutmak zorundadır. Sonra bu hesapları raporlar halinde Sayıştaya sunar. Sayıştay da millete ait olan hazinenin kanun ve kurallara uygun olarak kullanılıp kullanılmadığını denetler.  Şimdiki hükümet bu raporları Sayıştaya vermiyor ve bu yüzden de harcamalar denetlenemiyor.

Danıştay var bir de. İdari uyuşmazlıklarda başvurulan mahkemelerdir..  Hükümet bir yanlış yapmakta ısrar ederse muhalefet Danıştaya başvurur. Danıştay kararını verir. Bu hükümet danıştayın verdiği kararları da dinlemiyor.

Gürültüler artıyor. İç sesimi bastıracak kadar artıyor. Değiştik hepimiz. Her başı kapalı insanı namaz kılıyor sanıyoruz. Her namaz kılanı namuslu, her başı açığı da imansız diye algılıyoruz. Sorgulama şeklimiz de değişti. İnsana insan diye bakmıyoruz artık. Hangi dinden, hangi ırktan, hangi partiden diye sorguluyoruz. Kendiliğinden örgütleniyor insanımız. Herkes kendi haklarını savunmanın peşine düşüp ayrışıyor.

Cıva taneleri gibiyiz aslında. Hiç gördünüz mü bilmem. Bilye gibidir, ya da gümüş renkli su damlası gibi. İri bir cıva bilyesinin üzerine bir kalemle vurursanız sayısız küçük bilyelere dönüşür.  Sonra küçük bilyeleri bir araya toplayın. Yine birleşip ilk büyük bilye yeniden oluşur.  Bu hükümet bizi tıpkı cıva bilyeleri gibi dağıttı. Bize bir melodi gerekiyor şimdi. Anadolu Ateşi gibi davullardan oluşan çok yüksek sesli ritimler gerekiyor. Tüm Türkiye elele tutuşup halay çekmeli, horon tepmeliyiz. Bir yüksek ses… Bir güçlü ritim. Başaracağız.

Demokrasi kuralları belli bir yazılı metin. Şimdiye kadar idare şeklimiz buydu.  Artık demokrasi yok. Yok da yerinde ne var? Tuhaf ama hiçbir şey yok. Otokrasi..? Monarşi…? Diktatörlük..? Krallık…? Hiç biri yok. Erdoğanokrasi var. Sadece onun istedikleri var. Desem ki Şeriat Kanunları uygulanıyor. Yapılanlar şeriata yani Allah'ın kanunlarına teğet bile geçmiyor. 

Yazdıkça içime serin sular serpiliyor. Evet başaracağız. Yeniden elele tutuşacağız.
Cıva taneleri gibi yeniden birleşip büyüyeceğiz.  Artık gürültülerin yerini melodiler almaya başladı. Gece, marşlar eşliğinde uygun adım yürüyor şimdi.

Dağ başını duman almış
Gümüş dere durmaz akar
Güneş ufuktan şimdi doğar
YÜRÜYELİM ARKADAŞLAR.

8 Aralık 2014 Pazartesi

19 OSMANLICA



Bugün Osmanlıca eğitim hakkında laga luga yapacağım biraz.

Liselerde Osmanlıca okutulsun dendi ya hani. Hatta seçmeli ders olsun ya da mecburi olsun tartışması oldu ama henüz bu kesinleşmedi ya. İşte bu hafta o yüzden ortalık ayağa kalktı. 

Cumhurbaşkanı " İsteseler de istemeseler de Osmanlıca öğrenilecek, öğretilecek" dedi.
Başbakan "Anlamıyorum, nedir bu Osmanlıca alerjisi" dedi.

Herkes Türkçe konuşurken bile kimse kimseyi anlamıyor. Bu yüzden ben bir kere daha anlatmaya çalışayım istedim.

Osmanlıca yazıda Arapça sessiz harfler kullanılır. Ancak Arapçadaki gibi sesli harf yerine geçebilecek işaretler yoktur. Mesela "hala" ve "hile"  kelimeleri aynı şekilde yazılır yani sadece H ve L harfleri kullanılır. Bu bir.


Osmanlıcanın temelinde Türkçeden daha çok Arapça ve Farsça kelimeler vardır. Yani eğer Osmanlıca bir metni çağrışım yoluyla çözmek isteyecek olsak bile Türkçe olmayan sözcükleri bilmediğimiz için bulmacayı çözemeyiz. Bu demektir ki Osmanlıcada kullanılan tüm kelimeleri ve anlamlarını da bilmek zorundayız. Bu iki.

Bir küçük örnek ile da iyi anlayabiliriz. Aşağıda ki şiiri sessiz harfler olmadan okumaya çalışın yeter. 



Osmanlıca, hanedanın ve ulemanın kullandığı bir dildi. Halk Osmanlıca konuşmazdı. Okuma yazmayı zaten bilen yoktu. Erkeklerin %7 si, kadınların da %0.4ü okuma biliyordu. Geri kalanlar tümüyle cahil idiler.Bu üç…

Gelelim latin alfabesi ile okuyup yazdığımız, konuşma dilimiz olan Türkçeye. Ne yazık ki şimdiki Türkçe kelime sayısı bizim duygu ve düşüncelerimizi aynı sözcükleri tekrarlamadan anlatma esnekliği vermiyor bize. Bir çok sözcüğün anlamı duygular karşısında yüzeysel kalıyor. Bana kısırlaştırılmış bir dil gibi geliyor. En basit örmeği "dil" sözcüğü. Dil: ağız içindeki organdır. Onu "lisan" sözcüğü yerine kullandığımızda yetersiz kaldığını kabul etmeliyiz. Her neyse, tartışmamız bu değil zaten.

Ben Osmanlıcayı öğrenmek isterdim gerçekten. Elime geçen Osmanlıca kitaplarda ne yazdığını merak etmek yerine  okuyabilmek çok daha gurur verici olurdu. Ancak bu bir hobi niteliğinde kalırdı. Çünkü Osmanlıcayı tümüyle öğrenmek ve arşivleri anlamak için bir ömür harcamam gerekirdi.


Son olarak Cumhurbaşkanına ve Başbakana şunu sormak isterim.

Üstünkörü öğretilecek olan bir Osmanlıca gençlerin ne işine yarayacak. Zaman harcayacaklar. Emek verecekler. Ders geçmek için stresler yaşayacaklar. Peki bunun sonucunda elde edecekleri kazanç ne olacak? Üstelik dünya üzerinde Osmanlı hanedanı dışında hiçbir yerde konuşulmayan bir lisana bu tutku nedir?

Mezar taşlarını okuyabilsinler diye mi? Elbette değil.Lise yıllarında haftada birkaç saatten 3 yılda öğrenilmesi mümkün olmayan bir dilde yazılmış Osmanlı arşivini okuyabilsinler diye mi? Bu imkansız.

Bana göre; hükümetin, bugüne kadar Türkiye Cumhuriyeti hakkındaki söylemleri ve icraatlarına bakarak şunu söyleyebilirim. Bu, tarihe bağlılık, dindarlık filan değil, bir kin ve intikam tavrıdır.

5 Aralık 2014 Cuma

0 Keşke Kadın Olsam…

Hangi kadın olsa bayılır bu kitaba.

Neden mi? 

Nedeni çok basit.

Bu kitap kadınlara “erkeklerle eşit olmaya çalışma, sen onlardan kat be kat GÜÇLÜSÜN!” diyor.

Aykut Oğut’u okurlar fenomen olmuş kitabı Evrenden Torpilim Var sayesinde yakından tanır. Bir tür “iste, olsun” kitabıydı Evrenden Torpilim Var.

Şimdi uzun bir aradan sonra Aykut Oğut’un "Keşke Kadın Olsam" kitabı gündemde.

Ne mi anlatıyor bu kitap?

Bir kere kadınlara güçlerini yeniden hatırlatıyor.


“Sevgili kadınlar” diyor. Erkekle eşit olmak da neymiş?

          Erkeklerle ASLA eşit OLAMAZSINIZ!

          En büyük hatanız bizimle eşit olmaya çalışmak!

          Çok çabalarsanız eşit olmayı becerebilir misiniz?

          Elbette becerebilirsiniz AMA kendinizden, gücünüzden vazgeçerek becerebilirsiniz bunu!

          Erkekle EŞİT olmak için VAROLUŞ çıtanızı alçaltmanız, daha aşağı inmeniz gerekiyor.

          Eşitlik mi istiyorsunuz?

          Siz bilirsiniz!


Neden eşitlik için kadının çıtasını alçaltması gerekirmiş derseniz?

Yazara göre:

KADIN ERKEKTEN 16 KAT DAHA ÜSTÜN!

Kadın daha güçlü, daha duygusal, muhteşem bir içsel rehberlik kapasitesine sahip, seks ve cinselliği yaşamak konusunda içindeki sese kulak verdiğinde önünde kimse duramıyor, evrensel saygıyı ve sevgiyi hissedebiliyor verebiliyor…

Amaaa...

Bu özellikler tek başına yetmez. 

Bir KADIN ancak:

DUYGULARINI İFADE EDEBİLDİĞİNDE

ONLARI BASTIRMAYI DEĞİL KUCAKLAMAYI SEÇTİĞİNDE

İÇİNDEKİ DİŞİLİĞİ UYANDIRMAYI BAŞARDIĞINDA


Bu özellikler gerçek kapasitesine ulaşıyor.


Kim için yazılmış bu kitap:

Aşkta, ilişkilerde, profesyonel ve sosyal hayatta kendini eksik ve kaybolmuş hisseden her kadın için…

Aykut Oğut bu kitapla cici kızlar uyur, prensi bekler sözlerine inanarak uyutulan güzelleri; sen otur oturduğun yerde, beyaz atlı prens gelince kurtaracak seni sözlerine inanıp hayatını uzun bir bekleyişe bırakmış bütün prensesleri resmen UYANDIRIYOR!

Bu kitabı okuyan bütün kadınlar VAY BE! GERÇEKTEN GÜÇ BENDEYMİŞ diyecek.

Bir kadın devriminin başlaması an meselesi!

Kitapla ilgili daha ayrıntılı bilgi almak için tıklayınız. 
Bir boomads advertorial içeriğidir.

20 Kasım 2014 Perşembe

12 KİBRİT



Tüm resimleri Pinterestten aldım. 

Başlığı yazarken aklıma hiç bir şey gelmedi. KİBRİT dedim bıraktım. Kibrit işte. Başka ne yazabilirim ki.  KİBRİT. Çoktandır kullanmadığım, çakmadığım, düşünürken, çaktığımda çıkan sesi ve kokuyu duyduğum, çocukluğumun yasağı, en sevdiğim alev ve en çok ağladığım öykü. Kibritçi Kız.  İyi de neden kibritim yok benim? Derhal almalıyım.

Babaannem bir kez kullandığı kibrit çöpünü atmaz, ters çevirip kutuya tekrar koyardı. Sonra eğer ocak yanıyorsa kullanılmış kibrit çöpünü yanan alevde tutuşturup diğer ocağı yakardı.

Anlamazdım. Paket paket kibrit varken neden kibrit çöplerini atmıyordu? Sormak aklıma gelmemişti hiç. Bir gün, babaannemle son görüşmelerimizden birinde, bana  ağa kızı olmanın acı taraflarını anlatırken, tesadüfen öğrendim.

Onu daha 16 yaşındayken köyün "ileri gelmeyen" bir ailesine gelin vermişler. Ağa kızı ya. Çok kıskanılıyormuş. Görümceleri ağaya olan bütün hırslarını babaannemden çıkarmışlar. O zamanlar yani 1930 lu yıllarda bir çok şey gibi kibrit de altın değerinde bir şeymiş. Kolay kolay bulunmazmış. Kalabalık ailelerde kibritin sorumluluğu bir kişiye verilir ve ondan habersiz kibrit kullanılamazmış.
Sabahları tandırı yakma işi ise babaanneme verilmiş. İşte hassas nokta da bu. Kibrit kıskanç görümcede ama ateş yakma işi gelinde. Vermezmiş kibriti görümce. Babaannem de çareyi yanık kibrit çöplerini saklamakta bulmuş. Babaannemin anlattığına göre o zamanlar kibritler büyük büyükmüş. Sakladığı bu kibrit çöplerini mangalda kalan köz ile tutuştururmuş. Sonra tandırın odunlarını yakarmış. Başka hiç bir materyal kibrit çöpü kadar kolay yanmazmış çünkü. "Kağıt da kibrit çöpünün görevini görür" dediğimde gülmüştü babaannem. "Yakılabilecek kağıt da yoktu ki" demişti.  (Bu arada kıskanç olan görümce miydi, elti mi onu tam bilemiyorum. Elti de olabilir. Çünkü babaannem arapça anlattı. Bense hiç konuşamadığım arapçayı anca bu kadar anlayabiliyorum işte)

Ufff.. Nerelere gittim. Oysa sizinle cicili bicili kibrit kutularını paylaşmaktı niyetim.Bakın bi.. Ay ne şirin ya bunlar. Piyasada mangallar için hazırlanmış büyük boy kibritlerle çok daha işlevsel şeyler yapılabilir. İşte size örnekler. Gerisi sizin yaratıcılığınıza kalmış :)








































15 Kasım 2014 Cumartesi

9 HAYAL KURMADAN OLMAZ


Ben bunu çok sevdim. Bir çoğumuzun banyosu küçücüktür. Bu dolap banyo kapısına bile uygulanabilir. Hatta yatak odasına böyle bir dolap yapıp bütün aksesuarları dolaba yerleştirebiliriz.

Hayal kurmak güzel bir şey. 30 lu yaşlarımda "60 yaşıma kadar yaşayacak olsam" deyip uzun vadeli hayaller kurabilirdim. Eeee.. 60 oldum. Şimdi ne olacak? Kolayı var. Kısa vadeli hayaller kuracağım.

Mesela pencereme yeni perdeler dikebilirim. İşte bir kaç kolay örnek. 

Salon için düşünülebilir.
Yatak odası ya da oturma odası için rengarenk kumaşlarla yapılabilir. Ama güneşlik şart.

Mutfak için harika. Kumaşları zigzag makasıyla kes. Düğümle. Bitsin. :) 


Yine mutfak için düşünülebilir.

Kolay ve çok zarif

Balkon kapılarıına çuval kumaşından ya da iri dokumalı keten kumaştan kendi saçaklarını oluşturarak  kolayca yapılabilir.

27 Ekim 2014 Pazartesi

0 Siz hala telefonunuzun kamera uygulamasını mı kullanıyorsunuz?

Gün geçtikçe selfie fotoğrafları hayatımızda daha çok yer kaplıyor. Selfie öyle bir hale geldi ki, genç yaşlı, ünlü ünsüz herkes birbirinden keyifli ve eğlenceli selfie paylaşıyor. Ofiste, sokakta, mağazalarda gittiğimiz mekanlarda ve gezdiğimiz yerlerde selfie ile eğleniyoruz. Artık hayatımızda selfie çubuğu diye bir şey var. Çünkü iyi bir selfie çekmek için ışık ve efektlerin yanı sıra iyi bir açı da önemli.

Günlük hayatlarımızın bir parçası haline gelen selfie’ler, akıllı telefon üreticilerinin ve uygulama geliştiricilerin de dikkatini çekmiş gibi görünüyor. Akıllı telefon üreticileri selfie için ön kamerası daha kaliteli cihazlar sunmaya başladı. Bunun yanı sıra selfie için yeni uygulamalar da geliştiriliyor. 560 milyon kullanıcısıyla dünyanın önde gelen mobil platformu LINE da geçtiğimiz günlerde özellikle selfie (özçekim) için hazırlanan kamera uygulaması B612’yi piyasaya sunduğunu duyurdu. Siz de “Neden adı B612?” diye düşünüyorsanız, hemen söyleyelim. B612 adını Küçük Prens hikayesindeki bir gezegenden alıyor. Uygulamayı hemen indirmek isterseniz: http://b612.line.me/go


B612’yi sizler için inceledik:

-    Kullanımı oldukça kolay

-    Yalnızca selfie çekimine odaklanıyor

-    Uygulama hem iOS hem de Google Play’de sunuluyor

B612 nasıl kullanılır?

Büyük ekranlı telefonlarda selfie çekmenin en önemli dertlerinden biri olan telefonu düşürmeden tutma sorunu B612’nin tek elle kullanabilmeye imkan veren yapısıyla çözülmüş. Fotoğraf çekmek için ekranın herhangi bir yerine dokunmak yeterli. Standart kamera uygulamalarında selfie çekmenin en büyük dertlerinden birisi de uzaktan güzel, yakından kötü görünen selfie’ler ve bunları silme derdi… B612’de sen istemeden fotoğraflar cihaza kaydolmuyor.  Selfie’yi çektikten sonra güzel bir kare yakalandığını düşündüğünde ekranın sağ alt köşesinde yer alan “Kaydet” tuşuna basman yeterli oluyor. Ayrıca fotoğraf çekimi sırasında ses çıkmadığı için her yerde selfie çekmek mümkün hale geliyor.


Selfie’ler için özel olarak tasarlanan 53 filtre

“Işık nasıl? Efekt güzel olacak mı? Saçımın rengi belli mi?” gibi dertler için de çözüm sunan B612’de filtreler fotoğraf çekilmeden önce gösterildiği için fotoğraf çekildiğinde nasıl görüneceğini anlamak çok kolay. Android cihazlarda selfie için özel olarak tasarlanmış 53 ve iOS cihazlarda 49 filtre sunan B612’de poz verirken ekranı sağa veya sola sürükleyerek filtreler arasında geçiş yapıp en iyi kare yakalanabilir. Hangisini seçeceğinize karar veremediğiniz anda ortada yer alan tuşa bastığınızda rastgele bir filtre seçiliyor.


Nereye odaklanacağını bilen uygulama

İnsanları otomatik algılayan B612, arka plandakileri odak dışında tutarak yüzleri ve vücutları vurguluyor. Bu özellik fotoğrafların profesyonel bir kameradan çıkmış gibi görünmesini sağlıyor.

Kolay kolaj hazırlama

Selfie uygulaması olur da kolaj özelliği olmaz mı! Her fotoğrafa ayrı poz ve filtre kullanılabilen kolaj özelliğini açmak için ekranın sol altında yer alan butona tıklamak yeterli.


Selfie’ni istediğin yerden paylaş

Çekilen selfie’ler Facebook, Twitter ve Instagram’da kolayca paylaşılabiliyor.

Bi’Selfie Çek Hediye Kazan

LINE, B612 selfie özelliğini vurgulamak için bir de etkinlik düzenliyor. 21 Ekim – 4 Kasım tarihleri arasında gerçekleştirdiği etkinlik kapsamında, uygulamayla selfie çekip #B612 ve #LINETurkiye hashtag’leriyle Instagram’da paylaşan kullanıcılar selfie çubuğu kazanma şansı yakalıyor.

Bir boomads advertorial içeriğidir.

5 GRİPİ SEVERİM DEMİŞ MİYDİM BEN? HIH HALTETMİŞİM.

17 Ekim günü keyfim epeyce yerindeymiş belli ki. Aradan 10 gün geçmiş. İtiraf edeyim ki, 10 gün değil 10 aydır bu haldeymişim gibi geliyor bana. 18 Ekim günü bedenimi haşat eden şeyin bir virus olmadığını düşünmeye başladım ve soluğu sağlık ocağında aldım. Aile doktorumu severim ben. Genç, espritüel, hakkını aramasını bilen doktorum iyi bir pratisyen hekimdir. Gelgelelim, eğer bir doktorsanız, (uzman ya da pratisyen farketmez) hastanıza uyguladığınız tedavi yöntemlerini önce kendinizde denemelisiniz bence.
Mesela eşek boğan türden, nah başparmağım kadar antibiyotik tableti, doktor en azından bir kere yutmalı ki, hastanın, hele de midesi bulanıyorsa o tableti yutarken neler çektiğini anlayabilsin. Yani, eğer doktorun hastasına garezi varsa o başka tabii. Bu tabletler birer intikam aleti gibiler çünkü. :)
Ay aman.. Ne çok uzattım tablet meselesini di mi?  Bir de eczacı olacağım. İlaç düşmanı bir eczacı olarak zaten daha baştan kaybetmiş durumdayım ya neyse..

Anlayacağınız dostlar, bedenimi paramparça eden şey bir grip virüsü değil, bir bakteri kolonisiymiş. Saldırı çok güçlü doğrusu. Henüz hiç bir şey normale dönmedi.Gece boyunca en az 2 kez kıyafet değiştiriyorum. Gün boyu buğulu bir dünyada sürünerek dolaşıyorum. Hiç bir şeyin, buna su da dahil, tadı yok. Evin içi ve dışı farketmiyor, heryer, herşey çok ama çok kötü kokuyor. Üstelik inanılmaz agresif bir kadın oldum.Menapoz haltetmiş. Ah kıyamam Keskin'e. Öyle de sabırlı ki.
"Keskin, beni anneme götüüürr. Ben annemi istiyoomm..." niyazlarımla burun buruna. Yemek yapamıyom tamam da Keskin yapınca da mızmızlanmaktan geri durmuyorum mesela.

-Sen de nasıl bir mide var... Sabahın köründe soğan mı kavrulur? Herkes gibi peynir reçel yesene.

Sabah saat 09.00da menemen yapıyormuş kendine. Uykumdan o berbat koku uyandırdı beni. Ya zaten herşey kötü kokuyor... İmdaaattttt....

Ay bi de sesler... Tar tar tar tar rölantiye alınmış kamyon motoru. Da-di da-di ambulans. Hor hor hor hor helikopter... PAT. bir daha PAT.. bir daha PAT PAT GÜM.. Havai fişek . Hav, havhav, hevhevhev,hav hev,.. Bizde 20 mahallede başıboş 100, toplamda 120 köpek sesi. Programlar arasında reklamla patlayan TV sesi. (Eğer bu dönemde TV elimde kırılmazsa bir daha hiç kırılmaz)

Ya, işte böyle. "Gülsüm neden yazmıyor? Niye yeni bişiler yapmıyor?"diye soranlara son 10 günlük hikayemi yazdım.

Bu arada oldukça ilginç bir şey yaşadım. Bayramdan önce Gülbilge için elbise biçtiğim gün yeğenim eşiyle birlikte geldi. Kısa süre ama çok bol muhabbet günler geçti. Derken bayram geldi. Önce küçük kızım, sonra büyük kızım, damadım, küçük damadım geldi. Atölye odamı çift kişilik sevmli bir misafir odasına dönüştürürken dikiş makinamın yeri de kısa süreliğine değişti. Sonra herkes gitti. Ben hasta oldum. Bu arada Gülbilge'nin sadece 'bebe yakası' dikilmiş olan kıyafeti kayıp oldu. Bildiğiniz KAYIP. İki gündür onu arıyorum. :( 
Eminim. Biçtim. Fotoğraflarını çekmesem "Ben mi yanılıyorum, hiç mi biçmedim yoksa?" diye kendimden kuşku duyabilirdim.



AAa.. o kadar da dil ya. Hasta olsam da illa ki bişi yapmışım işte. Benim Tel kılıfı simmmsiyah. İnadına da siyah mobilyanın üzerine koymaz mıyım? Ara ki bulasın. Zeynep çok cici bir kap getirdi. Cuk diye de uydu telefonuma. Ancak şarj için kabı çıkarmak zorunda kalıyordum. Çünkü USB kablo girişi çok dardı. Sonunda bakın ne yaptım. :)


Hah haa... Artık siyahın üzerinde görünmeme gibi bir şansı yok. Kendisi, o şaşı bakışlarla beni göremese bile ben onu mutlaka görürürüm.



 

17 Ekim 2014 Cuma

6 ÇAKIRKEYİFLİK



Günlerim bomboş mu geçiyor? Elbette "Hayır" Ancak bloguma ekleyebileceğim hobilerimle hiç ilgilenemediğimi itiraf ediyorum :)


Bugün çakırkeyifim. Hayır ya.. tabii ki alkol keyfi değil. Ben sık sık " kafayı çekmek istiyorum" desem de içki içmem ki. Bu çakırkeyiflik başka bişi. Grip olduuumm. Daha önce mutlaka söylemişimdir. Ben grip hastalığını çok severim. Yaa. Gülmeyin. Nedenlerini anlatınca bana hak vereceksiniz.  Herşeyden önce bütün bedenim ağır çekim moduna geçer. Sürünürüm açıkçası. Gözlerim şaşılaşır. Her şeyi buğulu buğulu görürüm. Sonra bütün vücudumu bir ürperme alır. Hiçbir duyguya benzemez bu. Ancak ateş yükselirken yaşanır.  

Derken ateş yükselir. Alır beni bir romantizm. Olmadık şarkılar , türküler peşpeşe sıralanır. Yattığım yerde biri bitmeden diğer melodiye geçip, kendime konser veririm. Ne uyuyabilirim ne de kalkabilirim. 

İlaçlarla ateşimi düşürdüğümde deee.. eh o zaman beni görmelisiniz. Kahkahalar, komiklikler, şımarıklıklar alır başını gider. Çenem öyle bir düşer ki susturana aşk olsun. Saatler boyunca bu çakır keyiflik sürer gider..

Nasıl sevmeyeyim grip virüsünü şimdi ben. Rabbim'in yaşattığı en büyük hastalık böyle bir grip olsun diyor ve hepinize sağlıklı, neşeli, mutlu günler diliyorum.

NOT: Bu arada Sevginin Ruhu sayesinde Julia&Julie filmini Türkçe altyazılı izledim. Bilgisayarımı ilk kez TV ye bağlayıp koca ekranda sinema keyfi yaşadım. Uzun zamandır kadınların başarıları ile ilgili bir film arıyordum. "Romantik olsun, heyecanlı ve sürükleyici olsun" diyordum.Tam da öyle bir filmdi. Eee.. Başrolde Amy Adams , Meryl Streep varsa filmin kalitesi tartışılmaz oluyor. Hele de yemek pişirmeyi seven kadınlara şiddetle tavsiye ederim.