20 Kasım 2014 Perşembe

10 KİBRİT



Tüm resimleri Pinterestten aldım. 

Başlığı yazarken aklıma hiç bir şey gelmedi. KİBRİT dedim bıraktım. Kibrit işte. Başka ne yazabilirim ki.  KİBRİT. Çoktandır kullanmadığım, çakmadığım, düşünürken, çaktığımda çıkan sesi ve kokuyu duyduğum, çocukluğumun yasağı, en sevdiğim alev ve en çok ağladığım öykü. Kibritçi Kız.  İyi de neden kibritim yok benim? Derhal almalıyım.

Babaannem bir kez kullandığı kibrit çöpünü atmaz, ters çevirip kutuya tekrar koyardı. Sonra eğer ocak yanıyorsa kullanılmış kibrit çöpünü yanan alevde tutuşturup diğer ocağı yakardı.

Anlamazdım. Paket paket kibrit varken neden kibrit çöplerini atmıyordu? Sormak aklıma gelmemişti hiç. Bir gün, babaannemle son görüşmelerimizden birinde, bana  ağa kızı olmanın acı taraflarını anlatırken, tesadüfen öğrendim.

Onu daha 16 yaşındayken köyün "ileri gelmeyen" bir ailesine gelin vermişler. Ağa kızı ya. Çok kıskanılıyormuş. Görümceleri ağaya olan bütün hırslarını babaannemden çıkarmışlar. O zamanlar yani 1930 lu yıllarda bir çok şey gibi kibrit de altın değerinde bir şeymiş. Kolay kolay bulunmazmış. Kalabalık ailelerde kibritin sorumluluğu bir kişiye verilir ve ondan habersiz kibrit kullanılamazmış.
Sabahları tandırı yakma işi ise babaanneme verilmiş. İşte hassas nokta da bu. Kibrit kıskanç görümcede ama ateş yakma işi gelinde. Vermezmiş kibriti görümce. Babaannem de çareyi yanık kibrit çöplerini saklamakta bulmuş. Babaannemin anlattığına göre o zamanlar kibritler büyük büyükmüş. Sakladığı bu kibrit çöplerini mangalda kalan köz ile tutuştururmuş. Sonra tandırın odunlarını yakarmış. Başka hiç bir materyal kibrit çöpü kadar kolay yanmazmış çünkü. "Kağıt da kibrit çöpünün görevini görür" dediğimde gülmüştü babaannem. "Yakılabilecek kağıt da yoktu ki" demişti.  (Bu arada kıskanç olan görümce miydi, elti mi onu tam bilemiyorum. Elti de olabilir. Çünkü babaannem arapça anlattı. Bense hiç konuşamadığım arapçayı anca bu kadar anlayabiliyorum işte)

Ufff.. Nerelere gittim. Oysa sizinle cicili bicili kibrit kutularını paylaşmaktı niyetim.Bakın bi.. Ay ne şirin ya bunlar. Piyasada mangallar için hazırlanmış büyük boy kibritlerle çok daha işlevsel şeyler yapılabilir. İşte size örnekler. Gerisi sizin yaratıcılığınıza kalmış :)








































15 Kasım 2014 Cumartesi

9 HAYAL KURMADAN OLMAZ


Ben bunu çok sevdim. Bir çoğumuzun banyosu küçücüktür. Bu dolap banyo kapısına bile uygulanabilir. Hatta yatak odasına böyle bir dolap yapıp bütün aksesuarları dolaba yerleştirebiliriz.

Hayal kurmak güzel bir şey. 30 lu yaşlarımda "60 yaşıma kadar yaşayacak olsam" deyip uzun vadeli hayaller kurabilirdim. Eeee.. 60 oldum. Şimdi ne olacak? Kolayı var. Kısa vadeli hayaller kuracağım.

Mesela pencereme yeni perdeler dikebilirim. İşte bir kaç kolay örnek. 

Salon için düşünülebilir.
Yatak odası ya da oturma odası için rengarenk kumaşlarla yapılabilir. Ama güneşlik şart.

Mutfak için harika. Kumaşları zigzag makasıyla kes. Düğümle. Bitsin. :) 


Yine mutfak için düşünülebilir.

Kolay ve çok zarif

Balkon kapılarıına çuval kumaşından ya da iri dokumalı keten kumaştan kendi saçaklarını oluşturarak  kolayca yapılabilir.

27 Ekim 2014 Pazartesi

0 Siz hala telefonunuzun kamera uygulamasını mı kullanıyorsunuz?

Gün geçtikçe selfie fotoğrafları hayatımızda daha çok yer kaplıyor. Selfie öyle bir hale geldi ki, genç yaşlı, ünlü ünsüz herkes birbirinden keyifli ve eğlenceli selfie paylaşıyor. Ofiste, sokakta, mağazalarda gittiğimiz mekanlarda ve gezdiğimiz yerlerde selfie ile eğleniyoruz. Artık hayatımızda selfie çubuğu diye bir şey var. Çünkü iyi bir selfie çekmek için ışık ve efektlerin yanı sıra iyi bir açı da önemli.

Günlük hayatlarımızın bir parçası haline gelen selfie’ler, akıllı telefon üreticilerinin ve uygulama geliştiricilerin de dikkatini çekmiş gibi görünüyor. Akıllı telefon üreticileri selfie için ön kamerası daha kaliteli cihazlar sunmaya başladı. Bunun yanı sıra selfie için yeni uygulamalar da geliştiriliyor. 560 milyon kullanıcısıyla dünyanın önde gelen mobil platformu LINE da geçtiğimiz günlerde özellikle selfie (özçekim) için hazırlanan kamera uygulaması B612’yi piyasaya sunduğunu duyurdu. Siz de “Neden adı B612?” diye düşünüyorsanız, hemen söyleyelim. B612 adını Küçük Prens hikayesindeki bir gezegenden alıyor. Uygulamayı hemen indirmek isterseniz: http://b612.line.me/go


B612’yi sizler için inceledik:

-    Kullanımı oldukça kolay

-    Yalnızca selfie çekimine odaklanıyor

-    Uygulama hem iOS hem de Google Play’de sunuluyor

B612 nasıl kullanılır?

Büyük ekranlı telefonlarda selfie çekmenin en önemli dertlerinden biri olan telefonu düşürmeden tutma sorunu B612’nin tek elle kullanabilmeye imkan veren yapısıyla çözülmüş. Fotoğraf çekmek için ekranın herhangi bir yerine dokunmak yeterli. Standart kamera uygulamalarında selfie çekmenin en büyük dertlerinden birisi de uzaktan güzel, yakından kötü görünen selfie’ler ve bunları silme derdi… B612’de sen istemeden fotoğraflar cihaza kaydolmuyor.  Selfie’yi çektikten sonra güzel bir kare yakalandığını düşündüğünde ekranın sağ alt köşesinde yer alan “Kaydet” tuşuna basman yeterli oluyor. Ayrıca fotoğraf çekimi sırasında ses çıkmadığı için her yerde selfie çekmek mümkün hale geliyor.


Selfie’ler için özel olarak tasarlanan 53 filtre

“Işık nasıl? Efekt güzel olacak mı? Saçımın rengi belli mi?” gibi dertler için de çözüm sunan B612’de filtreler fotoğraf çekilmeden önce gösterildiği için fotoğraf çekildiğinde nasıl görüneceğini anlamak çok kolay. Android cihazlarda selfie için özel olarak tasarlanmış 53 ve iOS cihazlarda 49 filtre sunan B612’de poz verirken ekranı sağa veya sola sürükleyerek filtreler arasında geçiş yapıp en iyi kare yakalanabilir. Hangisini seçeceğinize karar veremediğiniz anda ortada yer alan tuşa bastığınızda rastgele bir filtre seçiliyor.


Nereye odaklanacağını bilen uygulama

İnsanları otomatik algılayan B612, arka plandakileri odak dışında tutarak yüzleri ve vücutları vurguluyor. Bu özellik fotoğrafların profesyonel bir kameradan çıkmış gibi görünmesini sağlıyor.

Kolay kolaj hazırlama

Selfie uygulaması olur da kolaj özelliği olmaz mı! Her fotoğrafa ayrı poz ve filtre kullanılabilen kolaj özelliğini açmak için ekranın sol altında yer alan butona tıklamak yeterli.


Selfie’ni istediğin yerden paylaş

Çekilen selfie’ler Facebook, Twitter ve Instagram’da kolayca paylaşılabiliyor.

Bi’Selfie Çek Hediye Kazan

LINE, B612 selfie özelliğini vurgulamak için bir de etkinlik düzenliyor. 21 Ekim – 4 Kasım tarihleri arasında gerçekleştirdiği etkinlik kapsamında, uygulamayla selfie çekip #B612 ve #LINETurkiye hashtag’leriyle Instagram’da paylaşan kullanıcılar selfie çubuğu kazanma şansı yakalıyor.

Bir boomads advertorial içeriğidir.

5 GRİPİ SEVERİM DEMİŞ MİYDİM BEN? HIH HALTETMİŞİM.

17 Ekim günü keyfim epeyce yerindeymiş belli ki. Aradan 10 gün geçmiş. İtiraf edeyim ki, 10 gün değil 10 aydır bu haldeymişim gibi geliyor bana. 18 Ekim günü bedenimi haşat eden şeyin bir virus olmadığını düşünmeye başladım ve soluğu sağlık ocağında aldım. Aile doktorumu severim ben. Genç, espritüel, hakkını aramasını bilen doktorum iyi bir pratisyen hekimdir. Gelgelelim, eğer bir doktorsanız, (uzman ya da pratisyen farketmez) hastanıza uyguladığınız tedavi yöntemlerini önce kendinizde denemelisiniz bence.
Mesela eşek boğan türden, nah başparmağım kadar antibiyotik tableti, doktor en azından bir kere yutmalı ki, hastanın, hele de midesi bulanıyorsa o tableti yutarken neler çektiğini anlayabilsin. Yani, eğer doktorun hastasına garezi varsa o başka tabii. Bu tabletler birer intikam aleti gibiler çünkü. :)
Ay aman.. Ne çok uzattım tablet meselesini di mi?  Bir de eczacı olacağım. İlaç düşmanı bir eczacı olarak zaten daha baştan kaybetmiş durumdayım ya neyse..

Anlayacağınız dostlar, bedenimi paramparça eden şey bir grip virüsü değil, bir bakteri kolonisiymiş. Saldırı çok güçlü doğrusu. Henüz hiç bir şey normale dönmedi.Gece boyunca en az 2 kez kıyafet değiştiriyorum. Gün boyu buğulu bir dünyada sürünerek dolaşıyorum. Hiç bir şeyin, buna su da dahil, tadı yok. Evin içi ve dışı farketmiyor, heryer, herşey çok ama çok kötü kokuyor. Üstelik inanılmaz agresif bir kadın oldum.Menapoz haltetmiş. Ah kıyamam Keskin'e. Öyle de sabırlı ki.
"Keskin, beni anneme götüüürr. Ben annemi istiyoomm..." niyazlarımla burun buruna. Yemek yapamıyom tamam da Keskin yapınca da mızmızlanmaktan geri durmuyorum mesela.

-Sen de nasıl bir mide var... Sabahın köründe soğan mı kavrulur? Herkes gibi peynir reçel yesene.

Sabah saat 09.00da menemen yapıyormuş kendine. Uykumdan o berbat koku uyandırdı beni. Ya zaten herşey kötü kokuyor... İmdaaattttt....

Ay bi de sesler... Tar tar tar tar rölantiye alınmış kamyon motoru. Da-di da-di ambulans. Hor hor hor hor helikopter... PAT. bir daha PAT.. bir daha PAT PAT GÜM.. Havai fişek . Hav, havhav, hevhevhev,hav hev,.. Bizde 20 mahallede başıboş 100, toplamda 120 köpek sesi. Programlar arasında reklamla patlayan TV sesi. (Eğer bu dönemde TV elimde kırılmazsa bir daha hiç kırılmaz)

Ya, işte böyle. "Gülsüm neden yazmıyor? Niye yeni bişiler yapmıyor?"diye soranlara son 10 günlük hikayemi yazdım.

Bu arada oldukça ilginç bir şey yaşadım. Bayramdan önce Gülbilge için elbise biçtiğim gün yeğenim eşiyle birlikte geldi. Kısa süre ama çok bol muhabbet günler geçti. Derken bayram geldi. Önce küçük kızım, sonra büyük kızım, damadım, küçük damadım geldi. Atölye odamı çift kişilik sevmli bir misafir odasına dönüştürürken dikiş makinamın yeri de kısa süreliğine değişti. Sonra herkes gitti. Ben hasta oldum. Bu arada Gülbilge'nin sadece 'bebe yakası' dikilmiş olan kıyafeti kayıp oldu. Bildiğiniz KAYIP. İki gündür onu arıyorum. :( 
Eminim. Biçtim. Fotoğraflarını çekmesem "Ben mi yanılıyorum, hiç mi biçmedim yoksa?" diye kendimden kuşku duyabilirdim.



AAa.. o kadar da dil ya. Hasta olsam da illa ki bişi yapmışım işte. Benim Tel kılıfı simmmsiyah. İnadına da siyah mobilyanın üzerine koymaz mıyım? Ara ki bulasın. Zeynep çok cici bir kap getirdi. Cuk diye de uydu telefonuma. Ancak şarj için kabı çıkarmak zorunda kalıyordum. Çünkü USB kablo girişi çok dardı. Sonunda bakın ne yaptım. :)


Hah haa... Artık siyahın üzerinde görünmeme gibi bir şansı yok. Kendisi, o şaşı bakışlarla beni göremese bile ben onu mutlaka görürürüm.



 

17 Ekim 2014 Cuma

6 ÇAKIRKEYİFLİK



Günlerim bomboş mu geçiyor? Elbette "Hayır" Ancak bloguma ekleyebileceğim hobilerimle hiç ilgilenemediğimi itiraf ediyorum :)


Bugün çakırkeyifim. Hayır ya.. tabii ki alkol keyfi değil. Ben sık sık " kafayı çekmek istiyorum" desem de içki içmem ki. Bu çakırkeyiflik başka bişi. Grip olduuumm. Daha önce mutlaka söylemişimdir. Ben grip hastalığını çok severim. Yaa. Gülmeyin. Nedenlerini anlatınca bana hak vereceksiniz.  Herşeyden önce bütün bedenim ağır çekim moduna geçer. Sürünürüm açıkçası. Gözlerim şaşılaşır. Her şeyi buğulu buğulu görürüm. Sonra bütün vücudumu bir ürperme alır. Hiçbir duyguya benzemez bu. Ancak ateş yükselirken yaşanır.  

Derken ateş yükselir. Alır beni bir romantizm. Olmadık şarkılar , türküler peşpeşe sıralanır. Yattığım yerde biri bitmeden diğer melodiye geçip, kendime konser veririm. Ne uyuyabilirim ne de kalkabilirim. 

İlaçlarla ateşimi düşürdüğümde deee.. eh o zaman beni görmelisiniz. Kahkahalar, komiklikler, şımarıklıklar alır başını gider. Çenem öyle bir düşer ki susturana aşk olsun. Saatler boyunca bu çakır keyiflik sürer gider..

Nasıl sevmeyeyim grip virüsünü şimdi ben. Rabbim'in yaşattığı en büyük hastalık böyle bir grip olsun diyor ve hepinize sağlıklı, neşeli, mutlu günler diliyorum.

NOT: Bu arada Sevginin Ruhu sayesinde Julia&Julie filmini Türkçe altyazılı izledim. Bilgisayarımı ilk kez TV ye bağlayıp koca ekranda sinema keyfi yaşadım. Uzun zamandır kadınların başarıları ile ilgili bir film arıyordum. "Romantik olsun, heyecanlı ve sürükleyici olsun" diyordum.Tam da öyle bir filmdi. Eee.. Başrolde Amy Adams , Meryl Streep varsa filmin kalitesi tartışılmaz oluyor. Hele de yemek pişirmeyi seven kadınlara şiddetle tavsiye ederim.

15 Eylül 2014 Pazartesi

18 Kediiii... !

Her zamanki gibi Keskin yaptı. Ben boyayıp rafa astım. Çok sevimli oldu. 


Kedi net olarak görünsün diye arkasına kağıt tutturup fotoğrafını çektim. Malum bizim evde düz renk duvar yok. Ah şu duvarları beyaza boyatabilsem. Önce Keskini ikna etmem sonra da para biriktirmem gerekli.
Azıcık sohbet edelim miiii? Gerçi sohbet en az iki insan arasında olur. Öyle yazarak olmaz ama ... Yine de denesem diyorum.


Geçmişe gittim bugün bir ara... Öğrenciliğimin ilk günlerine... Eskişehir'i sadece coğrafya derslerinden tanıyordum. O zamanlar sınava giriyorduk ama yerleştirme işlemini devlet yapmıyordu. Okullar puanlarını gazetelerde yayınlıyorlar, sonra açık kontenjanlar radyoda gece haberlerinde ilan ediliyordu. Sen istediğin okula gidip önkayıt yaptırıyordun. Bazen şehirden şehire koşturuyorduk anlayacağınız.
İyi bir puanım vardı. Adana Tıp Fakültesine girebiliyordum ama o zamanlar 1 ve 2. sınıflar Erzurumda okunuyordu. Komik değil mi? Adana'yı kazanıyordum ama ilk 2 yılı Erzurumda okumak zorundaydım. Annemler Mersin'den Erzurum'a yollamadılar. Çaresiz yine Adana'da Makine Mühendisliğine kayıt yaptırdım. Mühendislik aklımın ucundan geçmezdi. Çok aptalcaydı ama oldu.

Derken radyodan Eskişehir Eczacılığın puanının düştüğünü öğrendik. Adana'dan tüm belgeleri alıp Eskişehir'e yetiştirmek zorundaydık. Bunun için de sadece 2 günümüz vardı. Dayım ve yengemin o zamanki özverilerini asla unutamam. Anne-babamdan sonra bugünümü onlara borçluyum.
Sonunda Eskişehir Eczacılığa kapağı atmıştım. Oysa bu şehri hiç bilmiyordum. Daha önce İstanbul ve İzmir'e annemlerle birlikte gitmiştim o kadar. Hayatım boyunca kar denen şeyi sadece kar yağışı sırasında Torosları aşıp Mersin'e gelen kamyonların üstlerinde görmüştüm.
Yengemle Eskişehir'de Kılıçoğlu sinemasına gittik. Muhteşem bir sinema salonuydu. Devasa bordo kadife perdeleri ve mükemmel de bir akustiği vardı ki Mersin'deki salonlar küçücük kalıyordu yanında. Marlon Brando'nun "Baba" filmini izlemiştik.
Ertesi gün Dayım Adana'dan aldığı evraklarımı yetiştirdi bize. Kaydımı yaptırdık ve döndük

O günlerle bu günleri karşılaştırmaya kalksam sayfalar sığmaz ki. Ara ara anlatırım yine.

Aslında anlatmak istediğim şey başka. Eskişehir'e tek başıma geldiğim zaman yaptığım ilk şey belediye otobüslerine binerek, en son durağa gidip dönmek olmuştu. Böylece kentin neresinde ne var öğrenebilmiştim. En azından semtlerin adlarını ve tiplerini biliyordum artık. Şimdi Bursa'dayım. 12 yıldır burada yaşıyorum ve hala bir çok yerini bilmediğim gibi, alışveriş yapmak istesem, neyin nerede satıldığını bilemiyorum. Sanırım belli bir yaştan sonra yeni yerleri benimsemek kolay olmuyor. Hayatı doyasıya yaşamak için genç olmak gerekiyor.

Şimdi genç izleyicilerime hatırlatmak istiyorum. Hayat sandığınız kadar uzun değil. Yapmak istediğiniz her ne varsa, şimdi, bugün yapın. Konsere gidin. Sahile gidip güneşin doğuşunu izleyin. Sahil kentinde değilseniz hemen bir otobüse atlayıp en yakın sahil kentine ulaşın günü birliğine. Hayallerinizi gerçekleştirmekten korkmayın .

Mersin'den sonra Eskişehir inanımaz boğucuydu benim için. Kış mevsiminde sadece beyaz vardı. Çok soğuktu. Havası aşırı kirliydi. En acısı, deniz yoktu.

Bunaldığım bir gün kaldığım yurdun kapısına çıkıp yoldan geçen şehirlerarası otobüsü durdurdum. O zamanlar çevre yolu filan yoktu. Şehrin caddelerinden geçerdi otobüsler. Durdurduğum otobüs İstanbula gidiyordu. Bindim. Harem'de indiğimde hiç bilmediğim bu kentte ,sora sora sahile ulaşmanın yolunu kolayca buldum. Haydarpaşa tren garının yakının da bir yerlerde sahildeki banklara oturdum. Bir büfe vardı orada. Simit aldım. Çay aldım. Martılara simit attım. Uzun uzun muhabbet ettim denizle. Ciğerlerime kokusunu doldurup akşam saatlerinde Hareme gittim yine. Eskişehir otobüsüne bindim. Gece yarısı yurttaydım.

Daha sonraki gidişlerimde vapura binip karaköye geçiyor oradan İstiklal Cadddesine ve Taksime gidiyor, yine aynı rotadan dönüyordum. O vapur yolculukları memleket hasretimi biraz olsun dindiriyordu. 

Çılgınlık mıydı bu? Belki. Ancak tadı damağımda kalan o saatleri bir daha aynı keyifle yaşadığımı söyleyemem. Denemelisiniz. Hayat çabuk bitiyor. "Eyvah.." demeden hemen şimdi gerçekleştirin hayallerinizi.Tabii kendinizi riske atmadan...








25 Ağustos 2014 Pazartesi

13 GÜLSÜM USULÜ KÜRDAN KEBABI


Gülmeyin tamam mı? Ne kürdan kebabı ne de İslim kebabı değil ama ikisine de benzeyen bir yemek yaptım. Bir güzel oldu ki sormayın.


Malzemeler:
Patlıcan
Kavrulmuş kuşbaşı et
Kızarma yağı
Sos için:
1 çorba kaşığı tereyağı 
Domates
Sarımsak
Tuz


Yapılışı:
Patlıcanları uzunlamasına 4 parçaya bölüp kızarttım
Kızarmış dilimleri  + (artı) şeklinde üst üste yerleştirdim. Kavurma eti ortasına yerleştirdim. Patlıcanları katlayıp (Bohça gibi oldu) kürdanla tutturdum.

Ayrı bir yerde rendelenmiş domatese dövülmüş sarımsak ve tuz ekleyip, az miktarda tereyağı ile  suyunu çekip koyulaşıncaya kadar kaynattım. (İsterseniz bu sosa karabiber ya da sevdiğiniz bir baharat ekleyebilirsiniz.)

Hazırladığım domates sosunu patlıcan bohçalarının üzerine eşit miktarlarda dağıttım.

Nasıl tarif ama. Ölçüsüz filan. Ama ölçüye gerek yok ki. Ne kadar patlıcan, o kadar et.. :) Ne kadar bohça o kadar sos... Hepsi bu.

NOT: Eğer, ne pişirirsen pişir, büyük bir iştahla yiyen bir eşin varsa, bu kadar zahmet etme. Patlıcanı kızart, eti kavur, sosu hazırla hepsini birbirine kat, karıştır. Tamamdır.  Benim adam, yaprak sarması yaptığımda, "ne gerek bu kadar uğraşmaya, bütün malzemeyi bir tencereye koyup pişir." diyerek beni çıldırtıyor da.. 






23 Ağustos 2014 Cumartesi

6 BİR TABLO




Hani eşim ahşaptan kesmişti de ben boyamıştım ya.  O ilan-ı aşk figüründen bir tablo yapayım dedim.

 

Amaaaannnn.... Ellerimdeki beceri, düşünce yeteneğim, alışkanlıklarım ve hevesim nerelere gitmiş bilmem. Yaptım bozdum. Bi daha yaptım. Yine bozuldu. Bozulan yerleri kapatmaya çalıştıkça iyice karıştı ortalık. Sonunda bir tablo çıktı ortaya. Gelgelelim fotoğrafları çekerken yine kafayı yedim. Yok anacığım, gün ışığında, en güzel pozisyonda bile fotoğraflar bulanık çıktı.

Ama direnmenin bir anlamı yok. Kabulleneceksin içinde bulunduğun durumu. "Olduğu kadar" diyeceksin. "Gittiği yere kadar"

Tablo dediğim şeyi, hazır bir mdf pano üzerine çalıştım. Zemine notalardan oluşan peçete ile  dekupaj yaptım.Panonun 2 kenarına siyah kurdelemsi birşey yapıştırdım. Biraz eskitme yapayım dedim zemine. Dümdüz olmasın. Hah işte o zaman bozdum herşeyi. Boya istemediğim bir biçimde bulaştı her yere. Beyaz ile kamufle edeyim dedim. İyice rezil ettim. N'apim. Yeniden mi yapacağım. Ne yani, yarışmaya mı yollayacağım eserimi. Eee.. niye takacakmışım.
Eşimin yaptığı figürü yapıştırdım. Bozulan üst alana kalemle notalar çizdim. Yine notalı bir kumaştan küçük iki parça kesip yapıştırdım. Bir siyah fiyonk ekledim. Epeyce sakladım hataları.

İşte böyle. Bakalım devam edebilecek miyim çalışmalara? Belki daha işlevsel, kullanılabilir bir şeyler yapmalıyım.

Birşey itraf edeyim mi? Çok ama çok sıkılıyorum. Kışın soğuk olduğu için burnumu dışarı çıkaramıyordum. Şimdi de o kadar sıcak ki (Bursa ovasında termometre 39 dereceyi gösteriyor. ) yine burnumu çıkaramıyorum. Klima olmasa ne yapardım bilmiyorum. Oysa çarşı pazar dolaşmak istiyorum. Kumaşçılara gitsem. Bol bol parça kumaş alsam. Dikişe başlasam. Keyfime göre bir şeyler dikip giyinsem.

I-ıh... Gerçekten çok keyifsizim bugün. :( 
Heyyy... bana ödünç neşe verir misiniz?






18 Ağustos 2014 Pazartesi

6 DİKKAT KÖPEK VAR

Mazeretim vardı. Yazmadım. Yazamadım. 'Yeni Yayın' sayfasını açıyor ve boş sayfaya bakıp duruyordum. Bugün suya sabuna dokunmadan, bir iki satırla merhaba demek istiyorum sizlere. Çünkü fazlasıyla özledim hepinizi.

Atölye odama girmeyi de başaramadım bu uzun arada. En büyük uğraşım Zeytin'di.

video

Kelimenin tam anlamıyla çılgın bir köpek yavrusu. Arka ayakları üzerine yükseliyor ve yürüyor.  Yükseklere sıçrayıp elimdeki oyuncağı kapıyor. Onunla futbol oynuyoruz mesela. Biraz büyüyünce frizbi yakalama eğitimi vereceğiz. Şimdi ben adım attıkça ayaklarımın arasından yürüme denemeleri yapıyoruz.  Tabii bu işin eğlenceli ve sevimli tarafı. Oysa bir de acı tarafı var bu arkadaşlığın. Sevgi gösterisini dişleri ile yapıyordu mesela. Ayaklarımız ellerimiz diş izleri ile doldu. Uzun uğraşlardan sonra dişlerini kullanmamayı öğrendi çok şükür. Bir de tuvalet sorunu var ki, sonunda onu evden uzaklaştırmak zorunda kaldım. Artık evin içinde değil, balkonda yaşayacak. Bir süre sonra da bahçedeki kulübesine yerleşecek. Çünkü 20 gün boyunca ona tuvalet eğitimi vermeye çalıştık. Sabırla, sevgiyle ve ödüllendirerek anlatmaya çalıştık. Benim çok ama çok hassas olduğum bir şey bu çiş-kaka meselesi. Gün boyunca elimde deterjan fısfısı ve bezle dolaşıyor, durmadan ev temizliyordum.

Geceleri yalnız kalmak istemiyordu ve ben odama ancak ondan saklanarak girebiliyordum. Oda kapımda ağlamasına dayanamayıp sabaha kadar onunla oynadığım oldu.

Herşey dün geceye kadar dayanılır gibiydi deee dün gece saat 03:30 gibi yine ağlamasına dayanamayıp yanına gittim. Çişini yapmış. Temizledim. Tam lavaboya gidiyordum ki kapının hemen ağzını da kirlettiğini farkettim. Öyle ki kapının altında hava akımını engellemek için monte ettiğimiz fırça vardı. Kapıyı açınca çişi her tarafa bulaştı. Sabırla temizledim. Tam kirli kağıdı wc ye atacakken poşete bulaşanlar yüzüme sıçramasın mı..
..  Soluğu banyoda aldım. Saat oldu 04:40 Bu arada hanımefendi uyumuştu.

Bu kadarla bitmedi tabii. Ertesi sabah, öğlen, ikindi vakti hep aynı fasıl tekrarlanıncaaaaaa... Zeytincik tarafımdan evden atıldı. Ağlaması umurumda değil. Onu sokakta bir dolu tehlikenin ortasında bırakmadığımız için mutlu olmasını öğrenecek. Biz de artık onunla bahçede oynayacağız.

Anlayacağınız 20 gündür hayatımın odağında bir şirin köpek var. Cinsi Border Colli. Hani şu akropat köpekler var ya, merdiven inip çıkan, arka ayakları üzerinde yürüyen, dolap kapaklarını açıp kapatabilen hatta temizlik yapan köpekler.. Hah işte bizim Zeytin'de onlardan. Hayatıma bambaşka bir renk kattı çılgın şey. Bu yüzden de başka bir şeyle uğraşmama gerek kalmadı kısacası.

Arşivimi gezindim az önce.  Limbo Home ürünleri arasında bulduğum bu takımda kaldı gözüm. Kumaşa baskı yapabilsem benzeri takımlar hazırlayabilirim. Sahi.. Neden runner yapmıyorum ben. Çok da ihtiyacım var..  Hadi bana hoşçakalın kızlar. Aylardır girmediğim hobi odamla buluşma zamanım geldi galiba. Kendinize iyi bakın tamam mı?




21 Temmuz 2014 Pazartesi

4 2014-07-21 GÜNDEM FİLİSTİN



Bizim gelenekçi dünyamızda 'kabadayı' yiğit anlamında kullanılır.  Kabadayı sözünün eridir, yalan söylemez. Kabadayı mazlumun yanındadır. Kabadayı mahallelinin namusunu koruyan demektir. Mahallede yaşayanların kimliğini, ırkını dinini sorgulamadan savunur onları. Cahildir belki ama yüreklidir. Adildir.