YAZDIKLARIM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
YAZDIKLARIM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Haziran 2016 Pazar

1 Duvardaki Küf Nasıl Temizlenir

5 Ekim 2015 Pazartesi

9 ESTETİĞE ÖNEM VERMEK

"Ay var ya... Ben estetiğe hiç önem vermem" derim her fırsatta. Haklı bulurum kendimi hem de. Bir eve ziyarete gitmişsem o evin şekli ile hiç ilgilenmem mesela. Dağınık mı, kirli mi, karanlık mı? Hiç mi hiç umursamam. Beni ilgilendiren ev sahibi ile yapacağım sohbettir. Kişilerin giyim kuşamlarına da bakmam. Kafası çalışıyorsa, diyalektik düşünebiliyorsa, olaylara empati ile yaklaşabiliyorsa gerisinin hiç önemi yoktur. Gelgelelim bir tez haklılığımın gerçek olmadığını yüzüme vuruverdi.

Aşağıya bir kaç resim ekleyeceğim. Sonra anlatacağım meseleyi.





Resimdekilerin hepsi böcek. Hepsi zararsız, zehirsiz ve küçük yaratıklar. Ama biz onlardan bazılarından bağıra bağıra kaçarken bazılarını avucumuza alırız. Aralarında sadece estetik açıdan fark var. Kelebek ve uğur böceği güzellikleri açısından cezbeder bizi. Diğerleri çirkindir.

Ne dersiniz, aramızda estetiğe önem vermeyenler hala aynı fikirde mi?
 Ben fikrimi değiştirdim bile. Estetiğe önem veriyormuşum.

Haa.. bişi daha anlatacağım. İnternette örümcek resmi arıyorum ya.. Ufff. bir dolu örümcek çeşidi var. Aralarında bir tanesi ilgimi çekti. Tıkladım. Video açıldı ve dünyanın en büyük 10 örümceğini anlatmaya başladı. Belgesel izler gibi izledim. Video bitti. Ardındann bir başka video başladı. Tarantulanın akrepi avlama videosu. Var ya... Sonuna  kadar izledim. İzlerken hipnotize olmuş gibiydim. Neredeyim, telefon mu çaldı, Keskin bana sesleniyor mu, dışarıda ne oluyor... Hepsi gitti. Ben, akrep ve tarantula başbaşa kaldık. Kaç dakika sürdü bilmem. Başımı kaldırdığımda hava kararmıştı. Amaaa.. Ben nereye baksam tarantula görüyordum. Camda, PC de, üstümde, tezgahta, TV de... İmdaaaaattttttt..
Bir daha mı... Asla.. Asla mazoşizmime yenilmeyeceğim. Mecbur muyum canım, tarantulanın akrebi nasıl avladığını öğrenmeye? Manyak mıyım ben? Gece nasıl uyuyacağım şimdi.

Hepinize tarantuladan, karafatmadan çooook uzak, kelebekli, uğur böcekli günler diliyorum.




25 Temmuz 2015 Cumartesi

15 HER TELDEN BİRİ DE ÇAMAŞIR MESELESİ.



 Sabah yıkanan çamaşırları sepete doldurup asmak üzere balkona çıktım. Çamaşır asmak da bir kişilik meselesi gibi geliyor bana. Mesela ben çamaşırları asmadan önce gruplara ayırırım. Çarşaf- Yastık yüzü- havlu- iç çamaşırlar- giysiler vs. Sonra sırayla asarım. Yani havluların arasına atlet ya da atletlerin arasına çorap asmam .


 Bu kadarla kalsa iyi. Çamaşırları tersinden de asmam. İlle düzeltirim. Pijamaların alt ve üst parçaları yanyana asılır. Çoraplar mutlaka eşleştirilir.

 Mandallara gelince.... Önceleri renkli mandallarım vardı. Sarı çamaşıra sarı mandal, maviye mavi, beyaza beyaz mandal tuttururdum. Sayıları yetmezdi tabii. Kafayı yerdim. Şimdi mandalları 2 renge düşürdüm.Siyah ve beyaz. Siyahları koyu renklerde beyazları açık renklerde kullanıyorum. Eğer es kaza beyazların arasına siyah denk gelmişse mutlaka düzeltiyorum. 

Bugün ezber bozmaya karar verdim ve gelişi güzel astım çamaşırları. Çamaşırlar neredeyse kurudu. ancak ben biliyorum ki atletin biri havluların arasında, benim pijama üstüm ters ve çoraplar eşleşmemiş. Üstelik mandallar karmakarışık. Büyük bir irade kullanarak gidip düzenlemedim ama aklımdan çıkmıyor :)

Dedim ya kişilik meselesi. Hiç bir şeyim düzenli değildir. Dağınık ve tembelimdir genelde. Ama şu çamaşır asma olayında yaşadığım zararsız(!)  takıntım neyin nesidir bilmiyorum. Olsun, yine de bu halimi seviyorum.


Bu sayfayı hazırlarken internette resim aradım. Yukarıdaki resmi bulduğum link Burada Çok ilginç yasaklardan söz ediyor. Gülsem mi ağlasam mı bilemedim.

*Mesela ,pazar günleri İsviçre'de çamaşır asmak  yasakmış. 
*Mesela, her ülkede sokakta çıplak gezmek yasaktır ama Villahermosa'da (Meksika) bu yasak bir adım ileri çekilmiş. Ahlaki değerlerin zedelendiğini gören Villahermosa belediyesi, 1 ocak 2005 te halkın evde çıplak gezmesini yasaklamış. (Suçluları yakalamak için evlere kamera mı koyuyorlar)
 *Tayland'da iç çamaşırsız gezmek yasakmış (Nasıl anlıyorlar bunu acaba. Eteklerin altına mı bakıyorlar) Ay çok güldüm.
*Singapur'da metroda sakız çiğneyen tutuklanıyormuş.

Yani anlayacağınız bir çok yasağı başkaları koyarken şu çamaşır asma kurallarını kendime bizzat kendim koydum ve eğer uymazsam o çamaşırlar toplanana kadar düzeltmeme iradesini gösterme cezasını da kendim çekiyorum. Hi hi.. Gülmeyin ama ya.. Ben gülüyor muyum. :) :) :D







30 Ocak 2015 Cuma

8 BENİM ÜLKEM


Bir küçük aileyiz biz. 14-15 yaşlarında iki çocuğumuz var.
Ben ve eşim yüksek tahsilliyiz ve ikimiz de çalışıyoruz.

Evimizde zor günlerde bile mutluluk var hep. Güçlü bir dayanışma içindeyiz. Geleceğimizle ilgili kararları birlikte veririz . Çocuklarımız kendi kararlarını verirken özgürdürler. Onlara hiçbir zaman "Ders çalışın" demedik. Arkadaşlarını seçerlerken engel olmadık. Ne giyeceklerine ve hangi sosyal faaliyeti seçeceklerine karışmadık. Kendi prensiplerini kendileri geliştirdiler ve kendi üzerlerinde otokontrol kurdular. Biz böyle yaptık çünkü anne-babalarımız da bizi öyle yetiştirmişlerdi.


12 Aralık 2014 Cuma

2 DEMOKRASİ VE CIVA





Durmadan konuşuyorum kendimle. Bir türlü susturamıyorum iç sesimi. Her günün ve gecenin farklı melodisi vardır benim için. Kimi günler tıpkı Anadolu Ateşindeki gibi davulların ritminde horon teper. Kimi günler içli içli ağlar. Kimi günler çok romantiktir. Tangolar valsler çalar. Kimi zaman da Vivaldi eşlik eder güne.





Son zamanlarda ne yazık ki eline ilk kez keman almış gibi tırmalayıcı sesler çıkarıyor hem geceler hem gündüzler. Yoruluyorum. Hiç televizyon açmasam, hiç gazete okumasam bile bilgisayarda "pat diye karşıma çıkıyor akortsuz gürültüler. 


Yeni Türkiye, İleri demokrasi..
Sahi nedir bu demokrasi. Hep duyarız da hiç tanımını yapmayız. Bilmeyiz yasama, yürütme, yargı ne demek?

Basit aslında.  Halkın seçtiği hükümet ve muhalefet partilerinden oluşan meclisin, devletin işleyişi ile ilgili kararlar alma gücüne Yasama erki diyoruz .

Cumhurbaşkanı, Başbakan ve bakanların devleti yönetme gücüne Yürütme erki diyoruz.

Alınan kararların ve uygulamaların yasalara uygun olup olmadığına karar veren güce yani Anayasa Mahkemesinin gücüne de Yargı erki diyoruz.

Demokrasilerde halk söz sahibidir. Milletvekilleri mecliste halkın taleplerini dile getirir. Önergeler sunar, tartışır, oylar ve anayasaya bağlı kalarak yeni yasa ve yönetmelikler oluşturur. Hükümet bağımsız değildir. Tek başına kararlar alamaz. Halkın sesi olan muhalefeti yok sayamaz.

12 yıl öncesine kadar demokrasi ile yönetiliyorduk.  Kısacası zaman zaman bozuk sesler çıksa da meclisin bir melodisi vardı. Maestrosu ve orkestrasıyla her şeye rağmen akortlu sesler yükselirdi. Şimdi ise bütün orkestra akordu bozuk kemanlardan ibaret. Sanırım bu yüzden günlerim bozuk sesler çıkarıyor. 


Bir belediye işçisi durup dururken, eşime "Sen namaz kılıyor musun?" diye soruyor mesela. Bir başka gün, bir başka insan küfür eder gibi "Bırak ya, o "x" kişilerden diyor. Soğuk bir havada buz gibi sular boşalıyor başımdan aşağıya ve kan ter içinde kalıyorum. İnsanca sıfatların yerini zalimce kelimeler aldı. Değiştik.

İyi ki Sayıştay var, iyi ki Danıştay, iyi ki Yargıtay var demeye kalmadı.  Bir de baktım ki onlarında erkleri elinden alınmış. Oysa demokrasinin olmazsa olmazları onlar.

Hükümetlerin harcamalarını denetler Sayıştay. Hükümet kalkınma planları yapar. Gelirleri giderleri düzenli tutmak zorundadır. Sonra bu hesapları raporlar halinde Sayıştaya sunar. Sayıştay da millete ait olan hazinenin kanun ve kurallara uygun olarak kullanılıp kullanılmadığını denetler.  Şimdiki hükümet bu raporları Sayıştaya vermiyor ve bu yüzden de harcamalar denetlenemiyor.

Danıştay var bir de. İdari uyuşmazlıklarda başvurulan mahkemelerdir..  Hükümet bir yanlış yapmakta ısrar ederse muhalefet Danıştaya başvurur. Danıştay kararını verir. Bu hükümet danıştayın verdiği kararları da dinlemiyor.

Gürültüler artıyor. İç sesimi bastıracak kadar artıyor. Değiştik hepimiz. Her başı kapalı insanı namaz kılıyor sanıyoruz. Her namaz kılanı namuslu, her başı açığı da imansız diye algılıyoruz. Sorgulama şeklimiz de değişti. İnsana insan diye bakmıyoruz artık. Hangi dinden, hangi ırktan, hangi partiden diye sorguluyoruz. Kendiliğinden örgütleniyor insanımız. Herkes kendi haklarını savunmanın peşine düşüp ayrışıyor.

Cıva taneleri gibiyiz aslında. Hiç gördünüz mü bilmem. Bilye gibidir, ya da gümüş renkli su damlası gibi. İri bir cıva bilyesinin üzerine bir kalemle vurursanız sayısız küçük bilyelere dönüşür.  Sonra küçük bilyeleri bir araya toplayın. Yine birleşip ilk büyük bilye yeniden oluşur.  Bu hükümet bizi tıpkı cıva bilyeleri gibi dağıttı. Bize bir melodi gerekiyor şimdi. Anadolu Ateşi gibi davullardan oluşan çok yüksek sesli ritimler gerekiyor. Tüm Türkiye elele tutuşup halay çekmeli, horon tepmeliyiz. Bir yüksek ses… Bir güçlü ritim. Başaracağız.

Demokrasi kuralları belli bir yazılı metin. Şimdiye kadar idare şeklimiz buydu.  Artık demokrasi yok. Yok da yerinde ne var? Tuhaf ama hiçbir şey yok. Otokrasi..? Monarşi…? Diktatörlük..? Krallık…? Hiç biri yok. Erdoğanokrasi var. Sadece onun istedikleri var. Desem ki Şeriat Kanunları uygulanıyor. Yapılanlar şeriata yani Allah'ın kanunlarına teğet bile geçmiyor. 

Yazdıkça içime serin sular serpiliyor. Evet başaracağız. Yeniden elele tutuşacağız.
Cıva taneleri gibi yeniden birleşip büyüyeceğiz.  Artık gürültülerin yerini melodiler almaya başladı. Gece, marşlar eşliğinde uygun adım yürüyor şimdi.

Dağ başını duman almış

Gümüş dere durmaz akar

Güneş ufuktan şimdi doğar

YÜRÜYELİM ARKADAŞLAR.

8 Aralık 2014 Pazartesi

19 OSMANLICA



Bugün Osmanlıca eğitim hakkında laga luga yapacağım biraz.

Liselerde Osmanlıca okutulsun dendi ya hani. Hatta seçmeli ders olsun ya da mecburi olsun tartışması oldu ama henüz bu kesinleşmedi ya. İşte bu hafta o yüzden ortalık ayağa kalktı. 

Cumhurbaşkanı " İsteseler de istemeseler de Osmanlıca öğrenilecek, öğretilecek" dedi.
Başbakan "Anlamıyorum, nedir bu Osmanlıca alerjisi" dedi.

Herkes Türkçe konuşurken bile kimse kimseyi anlamıyor. Bu yüzden ben bir kere daha anlatmaya çalışayım istedim.

Osmanlıca yazıda Arapça sessiz harfler kullanılır. Ancak Arapçadaki gibi sesli harf yerine geçebilecek işaretler yoktur. Mesela "hala" ve "hile"  kelimeleri aynı şekilde yazılır yani sadece H ve L harfleri kullanılır. Bu bir.


Osmanlıcanın temelinde Türkçeden daha çok Arapça ve Farsça kelimeler vardır. Yani eğer Osmanlıca bir metni çağrışım yoluyla çözmek isteyecek olsak bile Türkçe olmayan sözcükleri bilmediğimiz için bulmacayı çözemeyiz. Bu demektir ki Osmanlıcada kullanılan tüm kelimeleri ve anlamlarını da bilmek zorundayız. Bu iki.

Bir küçük örnek ile da iyi anlayabiliriz. Aşağıda ki şiiri sessiz harfler olmadan okumaya çalışın yeter. 



Osmanlıca, hanedanın ve ulemanın kullandığı bir dildi. Halk Osmanlıca konuşmazdı. Okuma yazmayı zaten bilen yoktu. Erkeklerin %7 si, kadınların da %0.4ü okuma biliyordu. Geri kalanlar tümüyle cahil idiler.Bu üç…

Gelelim latin alfabesi ile okuyup yazdığımız, konuşma dilimiz olan Türkçeye. Ne yazık ki şimdiki Türkçe kelime sayısı bizim duygu ve düşüncelerimizi aynı sözcükleri tekrarlamadan anlatma esnekliği vermiyor bize. Bir çok sözcüğün anlamı duygular karşısında yüzeysel kalıyor. Bana kısırlaştırılmış bir dil gibi geliyor. En basit örmeği "dil" sözcüğü. Dil: ağız içindeki organdır. Onu "lisan" sözcüğü yerine kullandığımızda yetersiz kaldığını kabul etmeliyiz. Her neyse, tartışmamız bu değil zaten.

Ben Osmanlıcayı öğrenmek isterdim gerçekten. Elime geçen Osmanlıca kitaplarda ne yazdığını merak etmek yerine  okuyabilmek çok daha gurur verici olurdu. Ancak bu bir hobi niteliğinde kalırdı. Çünkü Osmanlıcayı tümüyle öğrenmek ve arşivleri anlamak için bir ömür harcamam gerekirdi.


Son olarak Cumhurbaşkanına ve Başbakana şunu sormak isterim.

Üstünkörü öğretilecek olan bir Osmanlıca gençlerin ne işine yarayacak. Zaman harcayacaklar. Emek verecekler. Ders geçmek için stresler yaşayacaklar. Peki bunun sonucunda elde edecekleri kazanç ne olacak? Üstelik dünya üzerinde Osmanlı hanedanı dışında hiçbir yerde konuşulmayan bir lisana bu tutku nedir?

Mezar taşlarını okuyabilsinler diye mi? Elbette değil.Lise yıllarında haftada birkaç saatten 3 yılda öğrenilmesi mümkün olmayan bir dilde yazılmış Osmanlı arşivini okuyabilsinler diye mi? Bu imkansız.

Bana göre; hükümetin, bugüne kadar Türkiye Cumhuriyeti hakkındaki söylemleri ve icraatlarına bakarak şunu söyleyebilirim. Bu, tarihe bağlılık, dindarlık filan değil, bir kin ve intikam tavrıdır.

21 Temmuz 2014 Pazartesi

4 2014-07-21 GÜNDEM FİLİSTİN



Bizim gelenekçi dünyamızda 'kabadayı' yiğit anlamında kullanılır.  Kabadayı sözünün eridir, yalan söylemez. Kabadayı mazlumun yanındadır. Kabadayı mahallelinin namusunu koruyan demektir. Mahallede yaşayanların kimliğini, ırkını dinini sorgulamadan savunur onları. Cahildir belki ama yüreklidir. Adildir. 

17 Temmuz 2014 Perşembe

14 DÖRDÜNCÜ FASIL ( PARALEL MESELESİ)



Başbakan Erdoğan'ın ağzından ilk kez "Paralel" sözünü duyduğumuzdan bu yana 2,5 yıl geçti.  O günden bu güne Başbakan ne zaman bir konuşma yapacak olsa (ki hemen her gün mutlaka bir konuşma yapıyor) illa ki paralel yapıdan bıkmadan usanmadan söz ediyor.  Bu ne demektir biliyor musunuz? Başbakanı izleyen 76 milyon, Şubat 2012 den bu yana en az 1000 kez aynı sözü duydu demek. Yıldırtasıya, çıldırtasıya, öldüresiye aynı kelimeleri tekrarladı durdu. Başbakan "Bunlarrrrrrr…. " diye başlayıp başı secdeye gelen binlerce cemaat üyesine olmadık hakaretleri yağdırdı. Çünkü konuşurken bir bütün toplumu hedefliyor, isim söylemiyordu. Doğal olarak suçlu suçsuz herkes bu acı sözlerden nasibini alıyordu.

16 Temmuz 2014 Çarşamba

0 ÜÇÜNCÜ FASIL ( GİZLİ MUTABAKAT)




Sizlere bu yazıyı mutlaka okumanızı, üşenseniz bile en azından maddeleri okumanızı şiddetle öneriyorum. Okumalı ve bir daha bir daha düşünmelisiniz.

6 Temmuz 2014 Pazar

6 İKİNCİ FASIL (TEHLİKELİ OYUN - IŞİD )



Söze, "Türkiye büyük bir tehlikenin içine hızla çekilmekte" diye başlarsam abartmış olmam. Evet, Türkiye çok büyük bir oyunun küçük bir parçası.

Uzun uzun anlatmak gerekir ancak ben olabildiğince özetlemeliyim ki sizler okurken bunalıp yarım bırakmayasınız.

Başbakan Erdoğan, son birkaç aydır aynı ifadeyi değişik kelimelerle sık sık tekrarlamaya başladı.
  •    "Bizler, hepimiz ezelden gelen ve İnşallah ebede giden bir mübarek davanın hizmetkârlarıyız."
  •    “Bu kutlu dava sancağını İnşallah en yüksek burçlara doğru taşımaya devam edeceğiz.” 
  •    “Bu kadim davanın hizmetkârları rehavete kapılıp, hırsa boyun eğer, farklı algıların peşine düşerlerse hem davaya hem de davayı bugünlere taşıyan isimsiz nice kahramana haksızlık etmiş olur, nankörlük etmiş olur.”  "Bugün Samsun’dan yeni bir tarihi yolculuğa çıkıyoruz. Büyük başlangıçların şehri Samsun’da büyük bir başlangıcın ilk adımını atıyoruz. 1919’da Gazi Mustafa Kemal Samsun’a ulaştı, İstiklal Savaşı’nın ilk adımını attı. Cumhurbaşkanlığı seçimini Samsun’da başlatıyoruz. Samsun’dan Bismillah diyor, Türkiye adına kutlu bir yolculuğu Samsun’dan başlatıyoruz. Allah yolumuzu, bahtımızı açık etsin İnşallah."

Hiçbir kuşkuya yer yok ki Erdoğan'ın sözünü ettiği kutlu dava Türkiye Cumhuriyetini yıkıp yerine İslami bir rejim kurmak. Bir idealdir bu. Nüfusunun %90 ı Müslüman olan bir ülkeyi şeriat kanunları ile idare etmeyi ummanın, bu yola baş koymanın, adım adım hedefe doğru yürümenin şaşılacak bir tarafı yok. Dikkat edersek Türkiye'nin neredeyse yarısı Erdoğan'ı bu yüzden destekliyor.

Cumhuriyetçi,  Atatürkçü ve laik çevre için elbette tehlikedir bu. Ancak benim konu başlığında sözünü ettiğim "Tehlikeli Oyun"  bu değil.

Libya, Mısır, Suriye ve Irak'a bakalım.  Hepsi Müslüman Arap ülkesi…  Hiç biri laik değil.  Hepsinde şiddetli mezhep savaşları var. Ağır katliamlara sahne olan bu ülkeler uzun yıllar boyunca barış görmemiş.

Sınır komşularımız olan Irak ve Suriye'de El Kaide, El Nusra ve IŞİD adlarıyla bilinen Müslüman olduklarını söyleyen eli silahlı bir takım grupların yaptığı katliamlar bırakın Müslümanlığı, insanlık adına utanç verici, azap verici…
Geçtiğimiz aydan bu yana IŞİD militanlarının Irak'ta yaptıkları zulüm kanımızı donduruyor. Kendileri Sünni imişler. Şii ya da Alevi her kim varsa vahşice işkence ederek topluca öldürüyorlar. Öldürdükleri insanların kafaları ile futbol oynuyorlar. Kadınlara tecavüz ediyorlar. Ölü bedenleri yakıyorlar ve bütün bunları videoya çekerek kendi web sitelerinde dünyaya gösteriyorlar. Camileri ve bütün ibadethaneleri bombalayarak yok ediyorlar ki içlerinde yüzyıllar öncesinden kalan muhteşem tarihi eserler de var.


İşte Türkiye asıl tehlikeli oyunu burada oynuyor.
  • Herkesin malumu, Musul Konsolosluğumuz IŞİD tarafından basıldı. Çok iyi korunuyor olmasına rağmen, çok iyi yetiştirilmiş silahlı güvenlik güçlerimiz varken, Silahlı Kuvvetlerimiz kısa bir operasyonla konsolosluk çalışanlarını kolayca tahliye edebilecekken, Başbakan Erdoğan'ın emri ile hiçbir direnç göstermeden teslim oldular. Bu bir.
  • Tır şoförlerimiz rehin alındı bu iki.
  • IŞİD konsolosluk binamızdan bayrağımızı indirip bu fevkalade korunaklı(!) binayı hapishane olarak kullanmaya başladı. Bu üç.
Sonra ne oldu? Birkaç gün önce IŞİD esir aldığı 32 tır şoförünü serbest bıraktı. Tır şoförleri "Bizi bir otelde tuttular. Hiçbir kaba kuvvetle karşılaşmadık." dediler.
Tuhaf değil mi? Böylesine zalim bir grup Türkleri hem esir alıyor, hem de bir kaç hafta sonra içlerinden bazılarını hiçbir zarar vermeden serbest bırakıyor. Peki, Konsolosluk çalışanlarımız nerede? Neden tutuluyorlar? Ne zaman serbest kalacaklar? IŞİD'in Türkiye'de muhatabı kim?
Arınç ne dedi, "Onlara rehin demeyin, alıkondu demek daha yerinde olur" Tercüme edersek;
 "IŞİD konsolosluğumuzu dostça ele geçirdi" 

Peki, IŞİD Türkiye'den ne istiyor? IŞİD'in isteği yerine getirilemeyecek bir istek mi ki, vatandaşlarımız hala onların elinde.
Bu arada IŞİD Musul'da "Sünniye Devleti" diye bir devlet kurdu ve başkanları Abu Bakr Al-Baghdadi'yi halife olarak ilan etti. (Halife, tüm islam dünyasının lideri anlamında)


Biraz geçmişe gidelim. Mit eşliğinde içinde ne olduğu bilinmeyen ve Suriye'ye geçiş yapan tırların kendi güvenlik güçlerimizce aranmasına neden izin verilmedi? "O tırlar Türkmenlere insani yardım taşıyor" diyen hükümete Türkmenlerden anında gelen cevap "Bize hiçbir şekilde Türkiye'den yardım gelmedi" şeklindeydi.

O günlerde Burhan Kuzu'nun attığı twite bakalım ne demiş.
, "Velev ki bu TIR’larda MİT, Suriye’de her gün bombalar atılan Özgür Suriye ordusuna, ya da Bucak Türkmenlerine silah taşıyor! Neresi gayrı vicdani?"

Gerçeğe en yakın olan açıklama buydu bence. Sınırlarımızdan dışarı silah taşıyan tırlar ve IŞİD tarafından alıkonan vatandaşlarımız... Bir de son zamanlarda bazı dükkânların tabelalarında hatta yatlardaki bayraklarda siyah zemin üstüne beyaz arapça yazılar. "Allah, Muhammed" yazılıymış. Eğer bu simgeler Müslümanlık adına olsaydı yeşil üzerine yazılırdı, siyah üzerine değil. Oysa (müslüman olduklarını söyleyen ) bütün silahlı militanların bayrakları ve logoları siyah üzerine beyaz arapça yazılardan oluşuyor. 
Soru şu; 
Türkiye'de barınan ve her geçen gün sayıları artan bu insanlar kim?      

"Ülkemde dava uğruna çok tehlikeli oyunlar, bile bile, göz göre göre oynanıyor.
Önce şeriat, sonra mezhep savaşları… Öyle ki bu oyunun sonunda ne Cumhuriyet kalır ne Şeriat topyekûn sonumuz olabilir" diyor ve şimdilik yazımı sonlandırıyorum.  

Not: Bu "Tehlikeli Oyun" konusunun birkaç kolu var. Bu yüzden 2. Fasıl devam edecek.